| |
Çocukluk Otizminin Gündüz Hastanesinde
Tedavisi
Denys Ribas
Fransızca aslından çeviren: Neslihan Zabcı
Çocukluk otizmi hakkında yakın zamanda yapılan tartışmalar,
tedavi veren kuruluşlarda yer bulamayan ve haklı olarak incinen
ebeveynlerin dernekler yoluyla medyaya baskısı ile devam etmektedir.
Aynı zamanda birbirleriyle tutarlı olmayan ideolojik görüşlerle
de ele alınan bu tartışmalar (hastalık/özür (handikap) karşıtlığı:
sonuçların ve nedenlerin çatışması, pedagoji, eğitim ve tedavi yolları
arasında çatışma...), gündüz hastanesinin terapötik etkisi üzerine
daha bilimsel ve daha açık bir düşünceye engel teşkil etmemelidir.
Bu anlamda, yakın zamanda çeşitli bakış açılarından gelen araştırmalardan
ve eski otistiklerin tanıklıklarından yararlanılmaktadır.
Otistik çocuklarla on beş yıllık bir deneyim, kuruma
kabul edildiklerinde yaşları 2 ile 6 arasında değişen, 8 yaşına
kadar takip edilen ve çeşitli patolojiler gösteren bu çocukların
belirtilerinde zamanla bir miktar gerileme, azalma olduğuna işaret
etmektedir. Göreceli olarak sabit, bazı sonuçlar elde etmekteyiz:
Ruhsal otonomi yönünde kazanç, yoğun kaygılarda yatışma, ağır derecede
kendini yaralamaların ortadan kalkması, otistik engel koymada azalma
ve sözel olmayan ilişkilere giriş imkanı. Bununla birlikte, sınırlılıklarımızın
ve bazı vakalardaki başarısızlıklarımızın da bilincindeyiz. Bir
veya iki çocuk geçmişe ait bir Rett Sendromu varsayımını düşündürtse
de, bazı çocuklarda, tam tersine, hiçbir organik patoloji belirtisi
gözlenmemiştir. Sonuçta, klinik durumların özgünlüğü deneyimle kazanılan
başka bir derstir.
Burada, hem kurumdaki terapötik çalışmanın sağladığı
önemli kazançları, hem de karşılaştığımız sınırlılıkları, örneğin
simgeleştirmeye giriş, sözel olmayan ilişkiler kuranlar için dile
giriş, konuşanlar içinse kişiler arası iletişimin ince oyunlarına
giriş gibi bazı sınırlılıkları ortaya koymak istiyoruz. Gerçekte
bizim isteğimiz sadece belirtilerin veya patolojik savunmaların
sıklığını ve yoğunluğunu azaltmak değil, aynı zamanda ruhsal yapıyı
da desteklemek.
Düşüncemizi açıklığa kavuşturmak için, Kanner’in
tanımından beri çocukluk otizmi üzerindeki tartışmayı alevlendiren
ilk soruyu, her ne kadar bu soru üzerindeki ısrar incelenmeyi hak
etse de, şimdilik kenarda bırakacağız ve gündüz hastanesi etkinliğini
üç planda ayrı olarak inceleyeceğiz: Eğitimsel, pedagojik ve tedavisel
olarak.
Eğitimselin terapötik bileşeni
Burada eğitimseli yüce anlamıyla, kişiliğin bütünü
ile ilgili olan ve kurumlarımızdaki eğitimcilerin becerisini açıklayan
anlamıyla alıyorum; Eric Schopler’in davranışsal terapisinin önerdiği
indirgeyici ve karma anlamıyla değil.
Başkaları ile yaşamak
Çocukların hayatına iştirak eden eğitimciler ve diğer
uzmanların arasında (kurumumuzdaki terapistler de dahil olmak üzere)
sahneye çıkan ruhsal süreçlerin karmaşıklığını ortaya koymak için
daha fazla yer gerekirdi. Aynı durum, heterojen bozuklukları olan,
çeşitli psikotik durumlardan geçerek, ketlenmeden (inhibition) veya
ağır uyarılımdan (excitation) otizme doğru giden çocuklar için de
geçerli. Yapabilenler, günün kısmi bir zamanında semtteki anaokuluna
giderek bir açılma ve dil imkanı elde ediyorlar. Dolayısıyla bu
dışa açılan bir grup ve her ne kadar yapısı değişse de her hafta
katılımların ve etkinliklerin bir tekrarı söz konusu. Değişikliklerin
bu tekrarı, otistiklerle terapötik bir çalışmayı zaten beraberinde
getirir: zamansal (geçici) süreklilik sorunsalını yokluklarla gündeme
getirmek (günün başlangıcında yapılan toplantıda, katılanların,
orada olmayanların ve günün programının tutanağı tutulur). Otistik
çocukların bu yokluklara çok önem verdikleri görülmektedir: zamanın
kullanımını bilmekte ve kurumdaki katılımcıların hepsinin orada
bulunup bulunmadıklarını denetlemektedirler.
Bir otistikle günü yaşamak kendi başına bir başarıdır.
Gündüz hastanesi, çocuk ve ebeveynlerin ilişkisinde, kopma olmadan
yaşanan bir ilk ayrılığa olanak verir; bu ayrılık ebeveynlerin yükünü
hafifletir ve bir üçüncüyü, yani bakım veren kurumu, çocuğun ebeveynleriyle
olan çok çelişkili ve yiyip bitirici ilişkisinin içine dahil etmiş
olur. Bu ayrılık çocuk üzerinde uygulanan gerçek bir şiddettir fakat
bana göre yerindedir ve çocuğu normal hayata yaklaştıran bir durumdur:
anaokulunun ilk günlerinde yaşananlar ile benzerlik gösterir.
Yapılandırılmış küçük kalabalık gruplar, çocuğun
uyanışını sağlayan değişik aracıları keşfetmeye yarayan çok çeşitli
etkinliklere olanak verirken, yapılandırılmamış zamanlar da çocukları
birbirleriyle karşı karşıya getirir. Çocuk grubu, belli kuralları
olmayan küçük gruplardan tanıdığımız uyarma özelliğini göstermektedir
ancak aynı zamanda başkalarının arasındayken otistiklerin ne kadar
yalnız olabildiklerini de göstermektedir. Bununla birlikte, aylar
geçtikçe, gruba alışma gerçekleşir, bazı yetişkinler çocuklar tarafından
ayrıcalıklı kılınır ve aynı zamanda çocuk grubu otistik kapsülü
yavaş yavaş kırmaya başlar. Önceden otistik çocuğu tanımayan diğer
çocuklar tarafından, otistik çocuğa karşı saldırılar başlar. Burada
hemen sado-mazoşist bir ilişkiden bahsedebilmek ne kadar mümkün,
bunu bilmek zor ama kanımca bu ancak sonradan doğru bir tespit haline
gelir. Aşırılıkları engellemek için, eğitimcilerin çok büyük dikkat
ve özen göstermesi gerekir; bu dikkat çocuğa, bir yetişkinin onu
koruyabileceğini deneyim etme olanağını vermektedir. Ancak otistik
çocuklar alışageldikleri üzere aileleri üzerinde uyguladıkları zorbalığı,
kurumun bütünü üzerinde de uygulamaya girişeceklerdir, ve her ne
kadar daha kalabalık olsak ve profesyonel konumumuz tarafından korunsak
da, bu karşılaşmadan her zaman galip olarak çıktığımız söylenemez.
Donna Williams ve Sean Barron bu zorbalığı besleyen aşırı narsistik
kırılganlığı çok iyi ortaya koymaktadırlar. Bu durumun sonucunda
eğitimciler aşk ve nefret kapasitelerinin çok özel ve kişisel düzeylerine
çekilirler ve yıkıcılığı bağlama adına mazoşizmlerine başvururlar
ancak bu kişisel bir depresyon tehlikesine karşı onları her zaman
korumaz. Böylece biz, biraz da olsa ebeveynlerin yaşadıkları ile
özdeşim kurabilme imkanı bulmuş oluruz.
Çoğu zaman, bir tersine dönüş meydana gelir ve eskiden
başkaları tarafından mazoşist konuma sokulan çocuk yeni gelen birine
sadistçe davranır. Bu, benim gözümde, ruhsal örgütlenmedeki sadist
ve mazoşist zamanların önceliği kavramında Freud tarafından gerçekleştirilen
tersine çevirmeyi desteklemektedir: 1915’de mazoşizme dönüşmeden
önce sadizm vardı. 1920’den sonra mazoşizm dürtüsel müdahaleyi gerçekleştirerek
birincil konuma geldi ve sadizm, ölüm dürtüsünü dışarı doğru yönelten,
yansıtılmış bir mazoşizm halini aldı.
Bir otistiğin sadist olabilmesi bizi kendi başına
bir olgu olarak sevindirmemelidir ancak savunmasız bırakan bir kibarlığın
otizmin bir özelliği olduğu hatırlanırsa, bu olağanüstü bir ilerlemedir.
Uta Frith’in altını çizdiği gibi, ebeveynlerin karabasanı olan ve
otistiği zor durumda bırakan bu savunmasız saflıktır. Metapsikolojik
düzlemde, otizm eğer D.Meltzer’in belirttiği gibi yansıtmalı özdeşimle
değil de yapışık özdeşim ile belirginleşiyorsa, otistik işleyişi
psikotik işleyişten ayırt edenin yansıtma kapasitesinin yokluğu
olduğu görülür. Sadist olabilme kapasitesi, özne olmayı üstlenme
konumuna doğru ilerleme kaydetmek demektir, bu da otizmde kazanılması
umulan çok önemli bir niteliktir.
Geçişliliğe giriş
Otizmi oyun oynama yetersizliği ve ötekine ait “zihin
teorisi” yokluğundan kaynaklanan , insan ilişkilerinde gerekli ikililik
eksikliği olarak tanımlayan Uta Frith’in çalışmasına minnet duymak
gerekir. Sonuç olarak, farkında olmadan veya değerini bilmeden,
otizm sorunsalını kişiler arası ilişkinin ( J.-M.Vidal “theory of
love”ın, “theory of mind”a yaslanması gerektiğini hatırlatır), kişiler
arası öznelliğin (bir zaman Lacan tarafından çalışılmış, yakın zamanda
ise S.Lebovici tarafından bebek ve iki ebeveyni arasındaki ilişkiler
çalışmasında yeniden değerlendirilmiştir) ve özellikle Winnicott
tarafından çok ustaca sunulan geçişliliğin içine yerleştirmiştir.
Francis Tustin Winnicott’un kavramlarıyla (bkz.psikotik depresyon,
birincil can çekişmeler) buluşuyor ve hepimiz terapötik bir kurumda
geçişliliğin olmasını diliyorsak da, otistik sorunsalı ile paylaşılan
bir yanılsama alanı kurmayı destekleyen faktörler arasında bir eklemleme
yapmak düşünülmesi zor bir iştir. Bion’un dediği gibi, deneyimden
gereken dersleri çıkarmak zor olarak kalır.
Bununla birlikte, eğitim çalışması oyun sorunsalının
içinden geçer: bazı kurallar getirmek, sırasını beklemek, öyle yapar
gibi görünmek, bir etkinliği paylaşmak; tüm bunlardan aynı zamanda
haz da duyulur. Bir otistik için, bu öğelerin hiçbiri daha önceden
elde edilmemiştir.
Uta Frith’in oyuna yaptığı vurguya seviniyorsam da,
otizmin organik temeli üzerindeki varsanılarından kaynaklanan terapötik
karamsarlığını kabul edemiyorum. Örneğin, tarafgirlikden uzak olarak,
zira bu düşünceleri paylaşıyorum, çok özel bir yetişkin kişilik
olan Temple Grandin’in tanıklığı, zihin teorisinin eksikliği düşüncesinin
doğru olmadığını göstermektedir. Temple, ilkokulda, öğretmenine
gözlerini dikerek, nefret ettiği bir çocuğu ona şikayet etmiş ve
öğretmenin evinin camlarını kıran kendisi olduğu halde, o çocuğun
kırdığını söylemiştir. Bu da, öğretmenin zihnini kendi zihninden
ayrı olarak tutabilme kapasitesinin kanıtını ortaya koymaktadır.
Öyleyse şimdi, bir çocuğun gösterebileceği en önemli
ilerlemelerden birisinin belirtisi olan geçişliliğe ve sır kapasitesine
doğru ilerlenebilir: eğitmeni, mutluluk içinde, bize o çocuğun bazen
kendisiyle alay ettiğini söylüyor...
Pedagojinin terapötik payı
Eğitimseli, yeniden eğitimseli ve pedagojik olanı
kesin sınırlarla ayırmak yapay bir yaklaşım olur. Her ne kadar özgüllüklerini
yitirmeseler de, bunların arasında örtüşmeler mevcuttur: öğretmen,
eğitimci ile birlikte çocuklara müdahale edebilir, konuşma terapisti
(ortophoniste)de konuşmayı ve yazmayı öğretir. Bu yeni öğrenmelerin,
simgeleştirme sürecinin devreye girmesiyle ilintili olarak, gerçek
terapötik bileşenler içerdiğini düşünüyorum. Simgeleştirme süreci,
otizmin en zorlayıcı yönlerinden birisidir. Çocuk acı bir şekilde
başarısızlığa uğrayabilir ancak her gelişme ve ilerleme bağ kurma
ve ikincilleştirme kapasitelerini ruhsal olarak besler, bu da ruhsal
yatışma ve narsistik güvencenin önemli bir faktörüdür.
Daha ilginci, eski otistiklerin tanıklıkları, otistik
bir çocuğun bazen mantıksız olan düşüncelerine eşlik etmenin önemli
olduğunu göstermektedir. Temple Grandin geçişlilik üzerine düşünmemiz
için özellikle ilginç bir örnek oluşturmaktadır. İki yıl boyunca,
bir öğretmenin yardımı ile bir optik yanılsama odasının maketini
yapmakla uğraşmıştır! Yanılsama gerçekliği üstüne nasıl da ruhsal
bir çalışma... Bu, okul programından başka ruhsal önceliklere kişisel
zamanını ayıracak öğretmenler gerektirir, bu faaliyetler bir arabulucu
olarak elde tutulur ve bu aşırı yatırımlarda öğretmenlerin refakati
otistik kapanmayı engellemiş olur.
Bu uygulamalar, ebeveynlerin, sınıfta eğitimle katı
bir bütünleşme düşünü göreceli hale getirir. Bu bütünleşmenin acı
verici veya yapay olabileceğini biliyoruz. Bununla birlikte, yan
öğrenmeleri yapabilme kapasitesi, Birger Sellin örneğinde olduğu
gibi bazı otistiklerin, bazı çelişkili performanslarını açıklayabilecek
( “Rain man” filmindeki tiplemenin kibritleri anında sayması gibi)
farklı, anlık (şipşak) bir algı biçimiyle, bilgiyi hızlı işleme
biçimlerinin süreklilik göstermesi bugün bana farklı şeyler düşündürtüyor.
Bir taraftan, bir çocuk sınıfta mutlaka da ilgisiz
kalarak zaman kaybetmez ancak bu sınıfın huzurunu tamamen bozmamasına
bağlıdır ve bana kalırsa bakım kurumunun öğretmeninin çocuğa eşlik
etmesi ve çocuğu yanına kabul eden meslektaşıyla ilişkide bulunması
daha tercih edilir bir durumdur.
Diğer taraftan, otizmde yatırım/algı çiftinin ve
bu çiftin zamansallık ile bağı üzerine bir araştırma gereklidir.
Son olarak, bazı otistik çocukların yazım diline
sözel dilden önce yatırım yapmaları, üzerinde düşünülmeyi hakkeden
bir durumdur, belki de bu, dile getiren özne olmayı üstlenmekten
kaçınmayı ifade eden dolambaçlı bir yoldur (P.Aulagnier). Bizi anlamaya
ve Avustralya’dan gelen “Kolaylaştırılmış İletişim”i değerlendirmeye
teşvik eden Birger Sellin’in durumu gibi. Kanımca, birlikte düşünme,
ikili ruhsal işleyiş ve yaratıcı sezi buna katkıda bulunarak şu
soruya yanıtı karmaşık hale getiriyorlar: kim yazıyor?
Gerçekten terapötik olan – Terapötik olarak
adlandırılan
Otistikler tarafından yazıya dökülen bazı deneyimler,
bizi terapistlerin saflığı ve etyolojik önyargıları hakkında düşündürtmektedir.
Bunlar, bazı ebeveynlerin antipsikanalitik tepkilerini inkar edilemez
bir şekilde beslemiştir. Ancak aynı zamanda iki temel öğeyi göstermektedirler:
çocukların aşırı kaygısı ve acısı yadsınmamalıdır ve kuşkusuz psikanalist
bunu kabul etmede ve ruhsal yapının kaosuna rağmen, yorumları işitebilecek
potansiyel bir öznenin ardından koşmada haklıdır (bkz. Birger Sellin,
Donna Williams).
Bireysel Psikoterapi
Kişisel psikoterapilerden bahsetmek için yeterli
yerimiz yok, bu nedenle bu konuyu inceleyen bir çok çalışmadan benim
için en önemli olanlarına, Frances Tustin ve Donald Meltzer’in,
her ikisi de Bion’un zincirinde yer alan çalışmalarına sizi göndereceğim.
Gündüz hastanesi , başka bir çerçevede gerçekleştirilmesi zor olan
bireysel terapilere haftada üç veya dört seans olmak üzere olanak
sağlamaktadır.
Anne (baba)-Çocuk Psikoterapileri
Erken girişimde bulunulursa, anne (baba)-çocuk psikoterapilerinin
dilin ortaya çıkışını destekleyen ve daha sonraki kurumsal tedaviye
hazırlayan bir süreç olduğunu düşünüyoruz.
Bireysel Psikodrama
Bu deneyimi otistiklerle yürüttük ve bize çok umut
verici bir yol olarak göründü. Dili olmayan çocuğun, tasarımın daha
üst bir düzeyinde işleyebildiği ve psikodramatistlerden onların
gerçekteki cinsiyetlerini hesaba katarak yararlandıkları görüldü.
Psikodramada, çocuğun aile içi hayatında veya kurumda yaşadığı olaylardan
esinlenen sahneleri oynuyoruz ve çocuk buna anlamı yeterince açık
bir şekilde yorumlanabilecek tepkiler veriyor. Çocuğun bazı betilemeleri
(figürasyonları) birincil sahne düşlemlerinin varlığına işaret eder
gibi görünüyor. Bir minder üzerinde oturan küçük bir erkek çocuğun,
ebeveynleri oynayan iki psikodramatistin arasına sokularak, yüzünü
ve ellerini kadının göğüslerine doğru uzatması ve aynı zamanda sırtını
ve bacaklarını da erkek psikodramatistin vücuduna yaslaması örneğinde
olduğu gibi.
Çocuklar buna benzer alışılmamış erotik hareketler
sergiliyorlar. Bir çocuktan gelmesi tuhaf, hafif ve şehvetli okşamalar,
bana daha çok bastırma kökenli bir nesnesi olmadığından dolayı çocukluk
nevrozu gerilemesinden yoksun, parçalanmış bir erotizmi (Francis
Tustin’in kendi kendine şehvet terimine tercihen kullandığım bir
terim) çağrıştırıyor.
Bu da, J.Hochmann tarafından yakın zamanlarda anımsatılan
fetişist çıkış yolunu düşündürtüyor. Böylece her hastanın libidinal
yazgısı ve özgünlüğü, köşelerinin biri otistik nesne, diğeri fetiş
nesnesi ve üçüncüsü de geçiş nesnesi olan bir üçgenin içinde saptanabilmektedir.
Ve işte yeniden, psikodramatistlerin yarattığı ortak ruhsal alan
tarafından çocuğa sağlanan, geçişlilik.
Bu sürecin kullanımı, eğitimsel yaşamda psikodramatik
oyunlarla veya tiyatro grupları ile mümkündür. Burada yorumlar yapmadan,
karşı-aktarım çalışması sayesinde, özdeşimi, üçüncüyü ve yokluğu
temsil etmek için henüz sahip olmadığı bir geçişliliği, çocuğa yanılsamanın
anlamının paylaşımı içinde tecrübe ettirmek mümkün hale gelir. Bu
tecrübe, çocuğun sonradan bunu kendine mal etmesine yani sahiplenmesine
yardımcı olur. Buna benzer bir çalışma, simgesel kalıplar olan ve
anlatılan yani dolayısıyla zamansallık içinde yer alan masalları
kullandığımız zaman yapılmış olur.
Kurumsal çalışmanın terapötik bileşeni
Anlatımı kısa ve öz tutma adına, René Roussillon’un
yakın zamandaki bir çalışmasına gönderme yapacağım: Süreçlerin metapsikolojisi
ve geçişlilik. Roussillon, Marion Milner’in esnetilebilir aracı
(médium malléable) çalışmasını yeniden hatırlatır. Oyun hamurunu
geçişliliğe örnek göstererek -biçimi bozulabilen ancak yok edilmeyen
ve bozulan biçimiyle bir tasarımı simgeleyen-, bir gündüz hastanesinin
klinik sentezlerinde gerçekleştirilen çalışma ile bir karşılaştırma
yapma olanağını verir. Öyleyse bizim işimiz, aynı hastanın terapötik
çerçevenin biçimini nerelerde bozmaya çalıştığını –bazen ebeveynlerin
bir tepkisinden hareketle bu gerçekleştirilir- ortaya çıkarmak.
Bu öyle bir şekilde yapılmalıdır ki bunlar kaybolmasın, ayrı bir
şekilde sandığa kaldırılma yerine anlam kazansın ve bu çalışmaya
karşı hareketlerle tepki verilsin. Bunun için kurumsal çerçeve kendisini
yok edilmeye karşı korumalı, Winnicott’un deyimiyle ayakta kalmalıdır
ancak bununla birlikte biçiminin bozulmasına izin vermeli yani katı
olmamalıdır. Bu çerçeve ruhsaldır, çoğuldur ve oyun hamurundan farklı
olarak, çerçeveyi oluşturan kişiler (bakım, tedavi ile uğraşanlar)
bu saldırılardan zarar görürler.
Bu kavramın, Bion’un alfa işlevi ve kapsayan-kapsanan
üzerindeki düşüncelerine dayanarak önerdiğim kavrama ters düşmediğini
ancak daha çok tamamladığını düşünüyorum. Sonuçta, kurumun üyeleri
tarafından gerçekleştirilen ve otistik parçalamayı ruhsal olarak
tutan ilişki uğraşını, otistik ruhsal yapıda hasta ve çevresindekiler
için son derece eksik olan dürtüsel intrication’u gerçekleştirme
olarak görüyorum.
<< Geri
Dön
|