Bazı Psikosomatik Modellere Göre
Deri Hastalıkları
Gérard Szwec
Fransızca aslından çeviren: Neslihan Zabcı
Dermatologlar, tedavi edecekleri hastalıklara en
sık psikolojik katkı atfeden doktorlar arasında yer alırlar.
Bazı deri hastalıkları travmatik bir şoktan sonra
ortaya çıkmaları ile tanınır. Örneğin, bazı saçkıran olgularının
ani bir korkudan sonra belirdiği bilinmektedir. Daha az şaşırtıcı
olan başka durumlar arasında sedef hastalığı başlangıcı, liken başlangıcı
ve başka birçok deri hastalığı sayılabilir. Bir dermatologu hastasına
titizlikle anket yaparken görmek hiç de şaşırtıcı değildir; dermatolog
hastasıyla birlikte hastalığa neden olan ve travmatik olarak kabul
edilen olayın sonradan etkisini belirlemek ve keşfetmek için bir
yola çıkar.
En yaygın psikosomatik modellerden biri olan organ
nevrozu Freud’un güncel nevroz kavramına yakındır; her ikisinin
de kaynağı çocuk cinselliğine değil şimdiki zamana dayanır. Dermatolojik
hastalığın –yeri nerede olursa olsun- anlamdan arınmış olduğu fikri
baskınsa, işte bu model gündeme gelir.
Bu hastalıklarda ruhsallığın etkisi üzerine tam
tersi başka bir görüş simgesel bir ruhsal anlam aramayı savunur.
Bu durumda, derinin üzerindeki hasarlar bilinçdışındaki bastırılmış
düşlemler ile ilişkide olan bedenin dili gibi yorumlanır. Derinin
bu simgeselliğinin kuramsal modeli konversiyon modelidir; bu Freud
için histeri konversiyonudur.
Psikosomatik alanında, organik belirtilerin anlamı
veya anlamdan yoksun olmaları meselesinin çeşitli psikanalitik düşünce
akımlarının tartışma merkezinde yer aldığı çok iyi bilinen bir gerçektir.
Bu anlam meselesi bazen karıştırılmış ve bazı zamanlar da şu önemli
sorudan ayrıştırılmıştır: organ kökenli mi psikolojik kökenli mi?
Biraz daha ileride, bir hastalığın nedenlerini bu
şekilde öngörmenin artık geçerli olmadığını göreceğiz, zira Paris
Psikosomatik Okulu için psikosomatik kliniğin referans noktası tıbbi
klinik olmaktan çıkıp, ruhsal işleyiş olmuştur.
Deri hastalığı ve günah
1953 tarihli klinik bir gözlem, Paris Okulunun çalışmalarından
önceki tartışmaları açık bir biçimde gözler önüne sermektedir.
“Amerikalı genç bir kadın 17 yıldan beri süren likenli
egzaması için bize başvurdu; saatlerce süren çok detaylı bir görüşme
bu deri hastalığının köklerine ulaşmamızı sağladı. İlk ortaya çıkış
hastanın evliliğinden az bir zaman sonra olmuştu. Genç kadın Musevi
asıllıydı, çok dindardı ve her zaman dinin gerektirdiği şekilde
besleniyordu. Buna hiçbir önem vermeyen kocası ile evlendikten sonra
bu yaptırımlardan taviz verdi. Genç kadın yemekle ilgili nedenler
dolayısıyla ailede huzursuzluk istemiyordu ve böylece alışkanlıklarından
ödün verdi. Ancak bilinçdışında bir günah işlediği hissine kapılıyordu.
Duyarsızlaştırıcı birçok tedaviye tabi tutuldu. Çok çeşitli testler
uygulandı ve bunların bazılarına oldukça canlı tepki de verdi. Ancak
tifo geçirdiği ve egzamanın ortadan kaybolduğu bir dönem haricinde,
hasta döküntüsüz başka bir dönem hatırlamamaktadır.
Bizim tarafımızdan uygulanan tedavi, hastalığın kaynağının bir ispatıdır
çünkü hasta eskisi gibi beslendiği andan itibaren 15 günden az bir
zaman içinde tamamen iyileşmiştir.
Tedavide, hastaya haber vermeden onu normal ama “kılık değiştirmiş”
bir rejime soktuk (domuzu dana olarak sunduk vs…). Deri hastalığı
yeniden ortaya çıkmadı ve iyi durumu bir yıl sonra Amerika’ya gidene
dek devam etti.”
Bu klinik olgunun yazarları, A.Tzanck ve Melle S.
Lambergeon , olgunun sunumunun sonunda şu yorumu yapmışlardır: “Bundan
daha anlamlı bir gözlem daha tanımıyoruz”. Ama ne açıdan anlamlı?
Yazarlar bunu açık olarak belirtmezler fakat okurları “psiko-somatik
deri hastalıkları”nın varlığı konusunda ikna etmeye çalışıyor gibidirler.
Bunun yanı sıra, psiko-somatik sendromların psikolojik kökenlerini
ayırt etmenin de oldukça zor olduğunun altını çizerler.
Bu konuda şu eklemeleri de yaparlar: “Özellikle deri
hastalıklarında birçok sorun gündeme gelmektedir:
- psikosomatik olarak varsayılan farklı deri hastalıklarının
gerçekliği
- organ seçimi ve deri hastalığının yeri (lokalizasyonu)
- psikosomatik olarak adlandırılan ve deriyle ilgili bir belirtinin
niteliği
- deri hastalığı bir konversiyon belirtisi midir, bir organ nevrozu
mudur, bir duygulanıma mı denk gelir?”
Metin yukarıda görüldüğü gibi, özellikle doku bozukluklarının
gerçekliği ve bir anlamı olup olmadığına değinen sorgulamalarla
son bulur.
Bunlar, bundan yarım yüzyıl sonra hala deri hastalıklarının
psikolojik kaynaklarını çözümlemeye çalışanların sorgulamalarından
aslında çok farklılık göstermez.
1953 yılının bu “çok anlamlı” gözlemini bugün okumak
acaba kat edilen yolu bize nasıl gösteriyor?
Tıbbi bilgilerdeki gelişme ve dermatoloji alanındaki
sınıflamaların hatırı sayılır derecede artışı göz önüne alınınca,
bana öyle geliyor ki, 2006 yılının dermatologları 1953’deki bu “likenli
egzama” teşhisini tartışacak malzeme bulacaklardır. Bu meseleyi
bir kenara bırakıyorum.
Egzamanın çoğunlukla beslenme alerjileri ile tetiklendiğini düşünen
2006 yılının alerji doktorları da, bu teşhisi tartışacak bir malzeme
bulacaklardır. Metinde anlatılan gözlem okunduğunda, özellikle oldukça
canlı tepkiler yaratan testler ve “birçok duyarsızlaştırıcı tedavi”
bölümleri, sözü edilen deri hastalığının alerjik bir yapıda olduğunu
veya bazı alerji yapan besinler tarafından etkilendiğini düşündürmektedir.
Bunun yanı sıra, bugün veya şüphesiz dün de, birçok alerji doktoru,
hastanın haberi olmadan kaşer olmayan yiyecekleri ona kaşer diye
vererek okura sunulan “kanıt”ı şüpheyle karşılayacaklardır. Yazarları
bu deneyimi gerçekleştirmeye yönelten zihinsel durum, alerjik bir
hasta üzerinde uygulanan ünlü başka bir deneyi hatırlatmaktadır:
gül kokuları bir hastada astım krizlerine neden oluyordu; bir gün
hastanın haberi olmadan ona gerçek bir gül yerine plastik bir gül
verilince kriz yine baş göstermişti.
İlaçların plasebo etkilerinin deneyleri de kişilerin
haberi olmaksızın yapılmaktadır ki bu da bizi telkin meselesiyle,
dolayısıyla histerinin oynadığı rolle karşı karşıya getirir.
Gözlemin yazarları bunu açıkça adlandırmazlar ama
aslında kanıtlamaya çalıştıkları tamamen histerik nevroz modeline
dayanan bir gerekirciliktir. Onların ispatlamaya çalıştıkları, deri
hastalığının nüksetmesine neden olan etkenin domuz etinin kendisi
değil domuz eti düşüncesi olduğudur. Gözlemlerinde bu soruya şöyle
yanıt verirler: “psikosomatik olarak varsayılan farklı deri hastalıklarının
gerçekliği” nedir? Psikopatolojide, histeriklerin bedensel rahatsızlıklarının
doğru olmayışı sıklıkla somatik hastanın belirtilerinin gerçek oluşuyla
karşılaştırılır.
Deri hastalığının kaynağı “çok ayrıntılı bir sorgulama”
yoluyla sunulmaktadır ve sanki nevrotik bir çatışmadan kaynaklanır
gibidir: “bilinçdışında, hasta bir günah işlediği hissine kapılıyordu”.
Hasta ailevi değerlere ihanet ettiğini düşünüp suçluluk hissetmektedir.
Burada bir kadında ödipal çatışmanın o çok klasik bir özelliğini
yeniden görüyoruz: penis hasedi ve arzularına boyun eğdiği adamın
penisi, ebeveynlerden ve Tanrı’ya sadakatten daha üstün gelir.
Gözlemi yapan yazarlar, bize açıkça genç kadının
deri hastalığı yoluyla kendisine bilinçdışında bir ceza verdiğini
söylemezler ancak bunu güçlü bir biçimde ima ederler. Hasta “bilinçdışında”
günah işlediği duygusunu taşıyordu demek bastırmanın olduğunu bize
düşündüren bir cümledir. Böylelikle cilt hastalığı, daha sonraki
zamanda bastırılmış çatışmanın deride belirmesi olacaktır. Bu durumda,
hastalık sadece cinsel simgesel bir anlam kazanmakla kalmayacak,
Freud’un konversiyon histerisi modeline göre bir anlam fazlalığı
taşıyacaktır.
Yazarların değindiği Freud’un diğer nevroz modeli
ise –güncel nevroz- tam tersine bir anlam yokluğunu öngörür; bu
durumda bastırma yetersizdir veya somatizasyona ruhsal bir anlam
veremez.
Derinin yüzeyine yapılan libidinal yatırımın niteliği,
deriyle ilgili bir bozukluğun anlam taşıyıp taşımadığı sorusunun
önemli bir bileşenidir. Dolayısıyla libidinalizasyon yani çocuğun
çevresiyle ilk ilişkileri ve annenin dokunarak, okşayıp severek,
tutarak aktardığı mesajlardan çocuğun ne içselleştirdiği önemlidir;
libidinalizasyonun yapılabilmesi bu ilk ilişkilere bağlıdır.
Egzama ve yabancı
René Spitz, egzamalı bebekler üzerine yaptığı çalışmasında
bu hastalık ile nesne ilişkileri gelişimindeki bir özellik arasında
bağ kurar.
Hatırlarsak, bu çalışma hamile olan suçlu annelerin
gözaltında tutulduğu, orada doğum yaptıkları ve bir yaşına dek çocuklarını
büyüttükleri bir ceza kurumunda gerçekleştirilmişti. Spitz’in altını
çizdiği, bu kurumda gözlenen yaşamın ilk yılının ikinci dönemindeki
egzama yüzdesinin diğer kurumlarda veya kendi ailelerinde büyümüş
çocuklara göre çok yüksek oluşuydu. Bazı tesadüfi etkenleri eledikten
sonra, Spitz egzaması olan çocukları olmayanlardan ayırt eden iki
önemli etken tespit etti: “doğuştan gelen eğilim” ve “ çevreden
kaynaklanan psikolojik etken ki bu kurumda bu, anne-çocuk ilişkisi
ile sınırlıydı”.
İlk etken doğuştan mevcut olan ve deriden kaynaklanan
refleks bir uyarılabilirlik ile ilgilidir.
Nesne ilişkilerinin etkisine bağlı olan ikinci etken, “8. ayda”
görülen yabancı endişesi ile ilgili görülen bir farklılıkla kendini
gösterir. Bu endişe egzamaya yakalanan çocuklarının ancak %15’inde
görülürken, egzaması olmayan çocukların %85’i yabancı endişesi yaşamaktadır.
Çalışmalarına eşlik eden yorumunda Spitz, ahlaksız
cinsel tutum nedeniyle gözaltında tutulan annelerin işleyiş özelliklerini
araştırır. Bu sonuçlardan yalnızca bebeklerin deri yüzeyinin libidinalizasyonu
meselesi ile ilgili olanından bahsedeceğim: bu anneler “çocuklarına
dokunmayı sevmiyorlardı ve her zaman kurumdaki bir arkadaşlarını
bebeği kundaklamak, yıkamak, bebeğe biberon vermek vs. konusunda
ikna etmenin yollarını arıyorlardı. Aynı zamanda çocuklarının kırılganlığını
ve dayanıksızlığını kendilerine dert ediniyorlardı.”
Spitz’e göre, doğuştan gelen eğilimleri bu çocukları
deri algısının ruhsal tasarımının yatırımına yani deri yüzeyinin
libidinalizasyonuna yöneltmektedir. Oysa “orada tam da annenin tatmin
etmeyi reddettiği bir ihtiyaç söz konusudur.”, diye Spitz belirtir.
Spitz’e göre, bu durum birincil özdeşim zorluklarıyla
sonuçlanır.
Pierre Marty, egzaması olan ve annesi tarafından
yeterince dokunulmayan bir çocuk gözlemini yorumlarken, bu olguyu
arzunun sanrısal doyumu (satisfaction hallucinatoire du désir) kapasitesi
ile ilişkilendirmiştir. “Anneye dokunmak fobisi belki de burada
devreye girecektir: çocuğun deriye ilişkin doyumları yeterli gelmeyince,
sanrısal doyumları ne düzenlenebilecek, ne de açılabilecektir.”.
İşte bu nedenledir ki, P. Marty’e göre egzama anneden gelen uyarılım
(excitation) veya uyarı kalkanları (pare-excitations) yokluğuna
“kendi kendine dokunsal bir telafi” olarak ortaya çıkıyor olabilir.
Dokunulmaktan hoşlanmayan bebekler
IPSO’nun Çocuk Psikosomatik Birimi’nde çalışırken,
çocuklarını çeşitli ruhsal nedenlerden dolayı dokunulma ihtiyacından
ve doyumundan mahrum eden annelere rastladım. Bir olguda, klinik
tabloda ön planda yer alan annenin bebeği üzerinde şiddet uygulamaya
yönelik fobisiydi. Çocukluğunda maruz kaldığı şiddeti onun üzerinde
tekrar etmekten ve kendisini engelleyemeyeceğinden korkuyordu. Başka
bir olguda, annenin elinde egzama vardı ve bilinçdışında bunu çocuğa
bulaştırma düşlemi kuruyordu. Diğer bir başka anne ise, tam tersine,
egzaması olan çocuğunun ona hastalık bulaştıracağı düşleminden endişe
duyuyordu. Bazı olgularda görünürdeki belirti annedeki hipokondriyak
korkular olurken, bazen de korku daha çok müdahale, tecavüz veya
cinayet etrafında şekillenmektedir. Ortak bir nokta varsa, bu libidonun
ve saldırganlığın ekonomisi ile ilgili gibi görünmektedir: dürtüsel
anlamda zincirinden kurtulma, dolayısıyla denetlenmesi imkansız
miktarda bir yıkıcılık ve/veya cinselliğin serbest kalacağı korkusu
yaşanmaktadır.
Kendi deneyimimde anneleri tarafından dokunulmayan
çocuklarda egzamaya sık rastlasam da, sistematik olarak bunun böyle
olduğu söylenemez. Bunun yanında, bu çocuklarda uyku bozuklukları
ve bazen ilk yılın sonundan önce ortaya çıkan hiperaktivite sık
görülür.
Deneyimimden hareketle şunu söyleyebilirim ki, bir
bebeğin egzaması veya başka bir deri hastalığı olsun olmasın, dokunulmayan
veya çok fazla endişeyle dokunulan bir bebek “dokunulmaktan hoşlanmaz”
hale gelir.
Bu özellik, dokunulmanın getireceği doyumdan mahrum
edilmenin bu kez aktif bir biçimde yeniden ele alınışıdır. Dokunulmayı
sevmeyen çocuk sıklıkla hareketliliğe aşırı yatırım yapar (“hiperaktif”).
Amacı anneden fiziksel olarak kendisini ayrıştırmak, onunla temastan
kaçınmaktır zira bu temas onun için bütünleştirilemez bir uyarılım
kaynağı halini almıştır. Anne kucağında asla dinlenmeyecek, annesi
onu kollarına aldığında kurtulmaya çalışacak, babasının hatta tanımadığı
danışmanın dizlerini tercih edecektir. Yaşından beklenmeyecek otonomi
davranışları geliştirecek ve bu yolla kendisini annesinden uzak
tutacaktır oysaki henüz bu olgunluğa ulaşmamıştır.
Ben çocuğun bu yolla handling, holding durumlarıyla
bağlantılı olan deri deriye temas tasarımlarını ve yokluğu onun
için bir gerilim aynı zamanda travmatik uyarılım kaynağı olan nesnenin
varlığını ortadan kaldırmaya çalıştığını düşünüyorum. Henüz algıların
ve tasarımların farklılaşmadığı çok erken bir yaşta, bebek anne
nesnesiyle ilgili algıları, özellikle de dokunsal olanları ortadan
kaldırarak aslında onunla yaşadığı bazı ilişki tasarımlarını ortadan
kaldırmaktadır.
Her an hareket halinde olan bu bebekler, pasif bir şekilde aktif
bir anne tarafından dokunulmayı, okşanılmayı, sallanmayı, bezlenmeyi
ve beslenmeyi reddetmektedirler.
Dolayısıyla bana göre, bu tutumlar anne nesnesi ile
ilgili düşünme faaliyetini ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır ve
zihinselleştirmeye (mentalisation) bir karşıt saldırı hareketi olarak
da düşünülebilir. Bu tutumlar, A. Green’in kavramsallaştırdığı anlamda
nesnesizleştirmeye yönelerek yatırımın çekilmesi yoluyla çözüme
ulaşma gibi umutsuz girişimler olarak da değerlendirilebilir; sanki
negatif çalışma’nın (travail du négatif-A. Green) erken biçimleridir.
Dolayısıyla R. Spitz’in bahsettiği deri yüzeyinin
yeterince libidinalize edilememesi durumu, bana göre deri hastalığı
olan çocuklara has bir özellik değildir.
Bu belki bazen böyledir ama ben yeterince dokunulmamış
ve okşanmamış bir bebek olmanın, dokunulmaktan hoşlanmayan bir bebek
olmakla ve harekete aşırı yatırım yapmakla daha kesin bir ilişkisi
olduğunu düşünüyorum. Hareketlilik, nesneden yatırımı çekmeye hizmet
eden ve çok erken görülen kendi kendini yatıştırıcı işlemlerde kullanılmaktadır.
Bana göre, burada belirleyici olan organla, deriyle temastan çok
bebeği ile temastayken annenin aktardığı mesajların niteliğidir.
Uykusuz bir bebeğin onu bir an evvel uyutmak için acele eden annesi
tarafından işlemsel bir şekilde sallanması, bebeği temastan kaçınmaya
yöneltebilir (bu örneği M. Fain “aşığın sansürü” kavramında model
olarak kullanmıştır).
Bazı şiddetli kaşıntılar, derinin üzerinde hareketli
ve algısal-duyusal bir tutumu tekrar eden kendi kendini yatıştırıcı
işlemlerdir. Ancak bana göre, anneden aktarılan mesajlar yalnızca
deri üzerinden -temasın veya temassızlığın yeri- hareket etmezler.
Annenin bakım verirken aktardığı mesajların niteliğinin, çocuk için
ruhsal olarak yapılandırıcı veya yapılandırıcı olmayan sonuçları
vardır. Bu mesajlar annenin bebeğe olan yatırımı ile diğer yatırımları
arasındaki ruhsal paylaşımla ilgilidir. Bu mesajlar bir çatışmayı
taşır: anne ve aşık kadın arasındaki çatışma, bebeğin varlığına
rağmen süregelen penis hasedi. Bu mesajlar çocuğun yatırımsızlığa
dayanma kapasitesini geliştirir ve nesnenin yokluğuna dayanabilmek
için bunu zihinsel olarak tasarımlayabilmesini sağlar. Biseksüel
özdeşimleri mümkün kılar (D. Braunschweig ve M. Fain) . Aksi takdirde,
çocuğun cildinde mutlak surette bir hasar oluşmasa da, “hiperaktif”,
dokunulmaktan hoşlanmayan bir bebek haline gelebilir veya her durumda,
pasif olmayı reddederek ve harekete başvurarak zihinsel tasarımları
ortadan kaldırmayı amaçlayabilir.
Psikolojik köken (psikojenez) meselesi
Franz Alexander egzama tipinde cilt bozukluğu olan
bir “névrodermatose (nevrotik deri hastalığı)” olgusunu sunmaktadır.
Hasta analizden geçen genç bir kızdır; Alexander tıpkı diğer nevrotik
çatışmalar gibi bu durumu da bir ifade biçimi olarak yorumlar: “Tedavi
başladı ve hasta neredeyse hemen mazoşist nitelikte ve çok şiddetli
bir aktarım nevrozu geliştirdi. Ciltteki hasarların şiddetlenmesiyle
eş zamanlı olarak, hasta analisti tarafından terk edilme ile ilgili
korkusunu her fırsatta göstermeye başladı; analiste olan aktarımından
kaynaklanan ve ona karşı hissettiği hem düşmanca hem de erotik duygularla
yüklü bir suçluluk duygusu vardı”.
Egzama burada aktarımdaki bazı duyguları ifade etmenin yollarından
biriydi. Örneğin, hasta okşanma arzularının kendisinde yarattığı
düşmanlık ve suçluluk duygularını, aynı zamanda erkekler üstüne
bir suçlamayı da yansıtan deri hastalığı yolu ile ifade ediyordu.
Deri hasarı, hastalık, kaşıntı, yer ve psikolojik sonuçlar… Alexander
bunların hepsini çeşitli ifade biçimleri olarak kabul eder: “kaşıma
düşmanca duygularını ifade ediyordu ve ortaya çıkan biçimsizlik
de utanmayı, küçük düşmeyi ve terk edilmeyi temsil ediyordu.”
Gözlemin sonucu bu egzamanın psikolojik kökenini
temel olarak şöyle açıklamaktadır: “Suçluluk duygusunun ve düşmanca
duygularının azalmasıyla evliliğin getirdiği doyumlara izin verdi.
Derideki hasarlar iyileşti ve yeniden nüksetmedi.”
R. Spitz, çocuk egzamasının kendine özgü psikolojik
özellikleri araştırmasında Alexander ve Chicago Okulu’nun yetişkinlerde
psikosomatik profil çalışmasının izinden gitmiştir. Spitz, bu çocukların
annelerinin özelliklerini ve çocuklarıyla kurdukları ilişkileri
incelemiştir.
Bilindiği gibi Spitz’in bebeğin ruhsal gelişimine
bakış açısı, benim de paylaştığım birçok eleştirinin konusu olmuştur;
belirli yaşlarda ortaya çıkan ve düzenleyici noktalarla ayrımlaştırılan
ruhsal gelişim modeli, aşırı çizgisel şema yapısıyla tepki toplamıştır.
Bununla birlikte, bana öyle geliyor ki Spitz’den
sonra, psikolojik köken araştırmaları bir daha asla eskiden yapıldığı
gibi yapılmadı. Bana göre onun getirdiği yenilik, bir ruhsal işleyiş
biçiminin “yokluğu”na biçtiği roldür. Yabancı endişesinin (8. ayda)
patolojik olmadığını, normal olarak değerlendirilmesi gerektiğini
söylemiştir. Bu yaşta bu endişenin görülmesi, belirli bir düzeye
erişmiş bir ruhsal örgütlenmenin varlığını göstermektedir. Yabancı
bir yüz karşısında duyulan endişe benlikten ayrışmış bir nesneyi
ayırt edebilmeye işaret eder. Gelişiminin henüz başında olan benlik,
yine de bir nesnenin kaybını düşünebilmekte ve bu düşünceye karşı
yatırım olarak yabancının yüzüne fobik bir endişe yerleştirmektedir.
Anneyi kaybetme korkusu “anne olmayan” üzerinde yer değiştirmektedir
(Le Guen); bu da annenin olası yok oluşunu kabul edebilme anlamına
gelmektedir. Dolayısıyla yabancının yüzüne yapılan bu karşı yatırım
bastırmanın varlığına işaret eder. Tam tersine, böyle bir endişenin
ortaya çıkmaması, bastırmanın yokluğunu veya zayıf kaldığını gösterir.
Spitz’in kendi çalışmasında belirttiği egzamalı çocuklarda
yabancı endişesinin görülmemesi, tasarımlara değil de daha çok gelişime
karşı yönelmiş savunma sisteminden kaynaklanır gibidir. Ancak bu
kadar erken bir yaşta bu ikisinin arasında çok kökten bir ayrım
yapmak mümkün müdür ki?
Alerjik nesne ilişkisi
P. Marty’nin alerjik nesne ilişkisi üzerine konferansı
1958’de yayınlandı. Orada P. Marty libidinal sistemi bir durgunluk
sistemi olarak tanımladı; bu sistemde nesne ilişkisinden kaçınma
ancak aynı zamanda öteki olmak, onunla karışmak, ondan ayrışmamak,
onunla tamamen çatışmasız bir ilişki sürdürmek söz konusuydu. P.
Marty’e göre, bu ilk füzyonel (bileşik-ayrışmamış) ilişkiye yapılan
arkaik bir fiksasyondu. Bu fiksasyonun, özneyi ötekinin varlığını
olduğu gibi tanımamaya iten biyolojik temelleri de vardı. Alerjik
fiksasyonda iki tip regresyon (gerileme) gözlenir: alerjik nesne
ilişkisi ve bu çatışmadan kaçınmayı sürdürmeyi başaramazsa öteki
ile karışıklık (konfüzyon), alerjik kriz. Bu regresyonlar sınırlıdır
ve muhtemelen bir engelin aşılmasına olanak tanıyarak kişiliğin
bütün olarak gerilemesine engel olmaktadırlar.
M. Fain, Spitz’in çalışmaları üzerine tartışmasında,
ikinci düzenleyici noktanın yani “yabancı endişesi”nin yokluğunun,
çocuğun ruhsal işleyişinin birinci noktada olduğu gibi, “her yüze
gülümseme” ile devam etmesini öngördüğüne dikkat çeker. Spitz’in
egzamalı bebeği ile P. Marty’nin alerjik nesne ilişkisi olan yetişkini
arasındaki benzerlik açıkça fark edilmektedir. Bununla birlikte,
Marty’e göre “Spitz’in ikinci düzenleyici noktası sırasında alerjik
bir yapılanmanın olması bir fiksasyon sisteminin keşfi değildir,
daha çok bundan daha önceki bir dönemde var olan psikosomatik bir
fiksasyonun kanıtıdır, bu da söz konusu olan öznenin geleceğinde
belirleyici bir rol oynar.”
Diğer bir deyişle, P. Marty’e göre alerjik özne için
tüm çatışmayı inkar etmeye eğilim birincil değildir, doğumdan önce
ortaya çıkan bir ilk çatışmadan hareketle örgütlenir; Marty bu ilk
çatışmayı fetüs ve annesi arasında sıvısal bir düzeye yerleştirir.
Dolayısıyla, önce anne ile sonra onun yerini dolduran nesnelerle
tüm çatışmayı inkar eğilimine götüren neden aslında bu ilk çatışmaya
karşı duyulan tepkidir. M. Fain’e göre, “alerjik çekirdek, nesne
ile tüm ayrılığı inkar etme eğilimi gibi ortaya çıkar; muhtemelen
bu eğilim kökenlerini erken bir ayrılıktan alır ve annenin organizması
ile biyolojik düzende yaşanır.”
Bu eğilim kronikleştiğinde, zihinsel savunma sistemleri
ağır bir bozguna uğrar zira ancak çok az miktarlarda libido ve saldırganlık
enerjisi ihtiva edebilirler.
Öyle anlaşılıyor ki, Paris Okulu psikosomatikçileri
için bir hastalığın ruhsal kökenini arama yanlış bir sorunsal olarak
ortaya çıkmaktadır. Onlar somatizasyona yönelen bu hastalardaki
işleme ve zihinsel savunma sistemi yetersizliklerinin oynadığı rolü
keşfetmeye çalışmaktadırlar.
Dolayısıyla, bu “organ kökenli” veya “psikolojik kökenli” meselesi
onlar için artık geçersizdir.
1953 gözlemindeki genç kadının alerjik nesne
ilişkisi mi vardı?
Kocanın arzuları ile ebeveynlerden miras kalan değerler
arasındaki çatışmanın yarattığı saldırgan hareketler nasıl nötralize
edilir? Ya çatışmaları uyandıran, genç kadının libidosu ve saldırganlığı
için bulduğu uzlaşmaları alt üst eden ve yasak besinleri ona yedirmek
suretiyle kendi agresyonunu ortaya döken doktorun tetiklediği saldırganlık?
“Alerjik tip”, muhatap olduğu kişiyle kurduğu derin
özdeşimde onunla olan tüm çatışmasını ve tüm uyumsuzluklarını ortadan
kaldırmaya uğraşır; o anda nesnenin tüm olumsuz yönlerini inkar
eder, onunla birleşir, onu mutlu etmeye çabalar. Bunu aynı şekilde
henüz bir dakika önce karşılaştığı doktorla veya analistle de hatta
bir yabancıyla bile yapar. P. Marty, alerjik hastayı bukalemuna
benzeterek, kendi hasta deneyimlerinden bazı örnekler vermiştir.
Michel Fain’e göre alerjik hasta bir analistle rüya bir hastaya
dönüşür, yani analistinin düşündeki hasta olur.
Gözlemi yapılan genç kadının alerjik nesne ilişkisi
kurduğu hipotezi kanımca bir tarafa atılamaz ancak sunulan malzemenin
çok az ve kısa oluşu bunu tam olarak doğrulamayı imkansız kılmaktadır.
Aynı şekilde, genç kadının doktorunun ona çektirdiklerine dayanma
kapasitesinin nereye dayandığını belirlemek de oldukça güç: Acaba
mazoşist bir eğilim veya histerik tipte baştan çıkarma arzusu gibi
bir başka savunma sistemi mi bu süreçte etkin olmuştur?
Ancak yine de şunu belirtmek gerekir ki, gözlemi
gerçekleştiren yazarların öngördüğü suçluluk yaratan çatışma tipi,
muhtemel alerjik bir sistemle bağdaşmaz; alerjik tipin üst benliği
iyi yapılanmadığından, üst benlikten yönelen bir düşmanlığa maruz
kalması da olası değildir.
Rastlantılar
Sebore deri hastalığıdaha çok yüzde ortaya çıkan kırmızılıklar ve
deriden dökülen pullarla kendini gösteren bir deri hastalığıdır.
Bu hastalık, kronik seyrinin psikolojik etkenlere bağlı olarak geliştiğinin
söylenmesi ile ünlüdür (“heyecanlar, stres, kaygı durumları, depresyon
veya sıkıntı, kadının genital yaşamındaki muhtelif dönemler bazen
hastalığın ritminin belirleyicisi olurlar”)
Bu deri hastalığının yerleşim yerinin yüz olmasının
kişide nasıl bir etki yarattığı hastanın yapısına göre değişir.
Bazıları buna çok fazla önem vermez veya görmezden gelirken, kimileri
de çok fazla görünmeyen hasarları bile aşırı derecede önemserler;
hatta sanki utanılacak bir yapısal bozuklukları varmış gibi davranıp,
işi sosyal hayatlarını kısıtlamaya kadar götürürler. İnternette
sebore deri hastalığı olan kişilere açık bir tartışma forumu ziyaret
edilirse, alınan narsistik darbenin kişiden kişiye oldukça farklılık
gösterdiği kolayca anlaşılabilir; herkes bu hastalığı kendi yapısından
hareketle anlamlandırmaktadır ( fobik, obsesyonel, hipokondriyak
veya persekütif biçimde vs…).
Aynı deri hastalığını taşıyan kişilerin bu tartışma
forumunda (doktorların olmadığı), tüm psikosomatik kuramları, özellikle
de bunların hastalıkların kökenleri konusunda verdikleri bilgileri
okumak mümkündür.
Bazı kişiler deri hastalıklarının başladığı döneme
kesin bir olay ve tarih gösterirler.
Benim hastalarımdan birinin durumu da buydu. Sebore deri hastalığının
ilk deri lekesi o 20 yaşındayken, katıldığı bir gösteri sırasında
polisin müdahalesi sonucu kendini tehlikede hissetmesiyle ortaya
çıkmıştı. Deri hastalığının ortaya çıkışındaki bu rastlantı, ona
ilk başta burun kenarındaki kaşıntılı kırmızılığın, gösteri esnasında
yanı başında patlayan göz yaşartıcı bombaya karşı verilen iltihaplı
bir tepki olduğunu düşündürmüştü. Altı yıl önce, 14 yaşındayken,
gittikçe sıklaşan ve kronikleşen belkemiği ve omurga ağrıları başlamıştı;
bu onun yaşında bir gençte oldukça az rastlanan bir durumdu. Bu
bedensel şikayetleri de oldukça şiddetli bir gösterinin ertesinde
başlamıştı (Charonne metrosu, 1962). Metro girişinden öylesine çıkmış
sonra da saldırarak yaklaşan polisler ve geri çekilen göstericilerle
burun buruna gelmişti. Paniğe kapılarak göstericilere doğru koşmuş,
polis de onu izlemişti. Ertesi gün baş gösteren ve onu yatağa çivileyen
şiddetli bel ağrısını, o gün yaşanan itiş kakışlara bağlıyordu.
Şimdi, neredeyse otuz yıldır, bu hasta devamlı olarak iki hastalıktan
birini çekmektedir: ağrılar veya deri hastalığı.
Bunların simgesel bir değeri var mı ve bir konversiyon
histerisinden bahsedilebilir mi? Savunma işleyişine baktığımızda,
bu hipotezin değil daha çok zihinsel işleyiş yetersizliğinin lehine
bulgular görmekteyiz. Zannediyorum ki, hastanın bu birdenbire ortaya
çıkan somatik belirtileri veya krizleri, P. Marty’nin somatik fiksasyon
noktalarına kısmi gerileme olarak düşündüğü sistemlere denk düşmektedir;
bu durum diğer savunma sistemleri (bu hastanın durumunda fobik savunmalar)
yetersiz kaldığında veya taştığında ortaya çıkmaktadır.
Yüz ve kaba et derisi
Başka bir hasta daha Sebore deri hastalığı ile aşırı
meşguldü.
Derinin uğradığı hasar dışarıdan zorlukla seçilebiliyordu ancak
o yine de hastalığının onu biçimsizleştirdiğini, çirkinleştirdiğini
düşünüyordu.
Hastalığın her ortaya çıkışında onu bunaltan olayın
ne olduğunu bulmaya çalışıyordu. Her defasında psikolojik nedenleri
bulmak için çok titiz bir çaba gösteriyordu. Bu psikolojik köken
karanlıkta kalıyordu ancak hastanın bunu bulmaya çalışması yani
ortaya çıkan çağrışım çalışması analizde ilerleme sağlıyordu.
Sonra yavaş yavaş çok temel gibi görünen bir senaryoyu
oluşturmayı ve bunu renklendirmeyi başardı; bu senaryo ufak değişikliklerle
de olsa sürekli tekrar ediyordu. Derideki hasar ortaya çıkmadan
önce en sık başına gelen olay kendisinden daha alt konumda çalışan
bir kişiyle iş görüşmesi yapmaktı. Bu kişiye ya bir suçlamada bulunuyor
ya da onun haksız bulduğu bir talebini geri çeviriyordu. Başka zamanlar
ise durum tam tersi şekilde gelişiyordu: kendisinden daha üst konumda
olan biri tarafından suçlamaya maruz kalıyor; kendisini küçük düşmüş
ve güçsüz hissediyordu.
Bana, bu gibi durumlarda çok büyük bir gerilim ve
sıkıntı yaşadığından bahsediyordu. Birlikte, onun saldırganlığını
çok fazla gösterme arzusuna karşı (örneğin altındaki birini aşağılama)
savaştığını anlıyorduk. Bir suçluluk duygusu yaşıyor ve ortaya çıkan
deri hastalığını bu hissettiği gerilime bağlıyordu; onun düşüncesine
göre bu kınanılacak arzularının bir tür cezasıydı. Canını sıkan
bu görüşmelerden sonra, eğer hastalık ortaya çıkmamış ise buna oldukça
şaşırıyordu.
Bu hastanın psikosomatik kuramıyla, kaşer besinlerden
vazgeçtiği için egzama ile cezalandırılan genç kadın gözlemi arasında
bir benzerlik görülmektedir. Bir deri hastalığını kuramsal olarak
“Tanrı’nın cezası” gibi kavramlaştırmak oldukça eski ve yaygın bir
görüş olmalı: “Sonsuzluk seni dizlerinden ve kalçalarından ülserle
vuracak ve iyileşemeyeceksin.” (De, 28,35). Kan çıbanı hastalığı,
Firavun’un Mısır’ını cezalandırmak için onun üstüne çullanan felaketlerden
biridir; İncil’in başka bir bölümünde ise bilmeden arkadan konuşanların
cüzamla cezalandırıldığından bahsedilir.
Bu hastanın hastalığına ruhsal bir neden araması belki bedensel
iyileşmeyi beraberinde getirmiyordu ancak bu arayış bir analiz çerçevesinde
gerçekleştiğinden analizin motoru işlevini görüyordu. İşyerinde
rahatsız edici durumları yaratan ana bileşenler aktarımda da kendini
gösteriyor, bu da yorum fırsatını doğuruyordu; böylece ödipal çatışma
analiz edilebiliyordu.
Hasta yine böyle cildindeki hasarların ortaya çıkışıyla ilgili olabilecek
tüm olayları dikkatle gözden geçirirken, bir şeyi fark etti: hastalığın
yeniden belirmesinden iki üç gün sonra, düzenli olarak, bunun yok
olacağına dair bir düş görüyordu. Gerçekten de ciltteki bozulma
ertesi gün mutlaka ortadan kayboluyordu.
Bu düşlerin içeriğinin işteki senaryolarla açık bir
bağlantısı vardı. Hasta düşünde de bazen şiddet gösteriyor, bazen
de hiçbir çatışma olmaksızın pasif bir tutumu benimsiyordu. Hastanın
çağrışımlarından hareketle bu düşler şöyle yorumlanabilir: üst,
ast figürlerinin altında bir yetişkin ve bir çocuk yatıyordu; çocuğun
yetişkin tarafından baştan çıkarılması gibi oldukça canlı bir sorunsal
da vardı. Bu düşlerin birinde, hasta kendini çocuk olarak görmüştü,
yanında bir adam vardı ve adam elini kaba etlerinden birinin üzerine
koymuştu. Bu düşün etrafında gerçekleşen zengin analiz çalışmasını
anlatmak bu yazının çerçevesini aşıyor ancak yine de deri hastalıklarından
bahseden diğer kişilerde de bana önemli bir özellik olarak görünen
yer değiştirme düzeneğinin altını çizmek isterim. Bu hastanın yüz
derisine o denli dikkat etmesi, belki de kaba etlerin derisine olan
yatırımın yer değiştirmesinin bir etkisiydi.
Sonuçta bu düşler, işyerinde kendisiyle aynı cinsiyetten
bir üst veya astla yaşanan senaryoda ketlenmiş veya bastırılmış
olan tasarımların serbest kalmasını, kendini gösterebilmesini sağlıyordu.
Bu olguda kendini tekrarlayan sıra şöyledir:
- İşyerinde, erotik sado-mazoşist ve saldırgan tasarımların
bastırılması, huzursuzluk;
- Ertesi gün somatizasyon (deri hastalığının ortaya çıkışı)
- İki veya üç gün sonra düş,
- Düşten sonraki gün bedensel iyileşme.
Bana öyle geliyor ki, iş görüşmelerinde hissedilen
huzursuzluk bu durumların yarattığı kastrasyon endişesi ile ilişkiliydi
ve bu endişe boşalım bulamıyordu. Bu nedenle, endişe güncel ve travmatik
bir etken rolü oynuyordu; ketlenmiş veya bastırılmıştı, “askıya
alınmıştı”, ancak bir gerilimle kendisini gösteriyordu. Hasta bu
uyarılımı (excitation) bir karşı yatırımla bağlamaya çalışmakta,
kaygısını gözle görünür bir seviyeye taşımak istemekteydi. Deri
hastalığında ortaya çıkan yüzdeki kırmızılıklar işte bu işlevi görmekteydi.
Halüsinasyon ve düşün ruhsal çalışması yapılınca,
uyarılım fazlalığının bağlanması ve akışı için de doyurucu bir yol
bulunmuş oldu.
Derinin somatizasyon süreçleri hakkında:
Hastanın düşlerinin çözüm getirici kriz işlevi gördüğü
söylenilebilir: somatizasyonlar ertesi gün kaybolmaktadır. Bunu
bu şekilde görmek, Diane L’Heureux le-Boeuf’ün düşü bir “kriz” biçimi
olarak kavramlaştırmasına yakın düşmektedir. Le-Boeuf düşü ruhsal
dönüşümü sağlayan “verimli bir kriz” olarak görür ki , bence burada
durum tam da böyledir.
Bahsettiğim hasta önce bedensel bir kriz sonra da
ruhsal bir kriz atlatmıştır. Bu duruma eğer P. Marty’nin evrimci
bakış açısından bakılırsa, daha iyi bir işleyiş düzeyine geçişi
ifade etmektedir.
P. Marty’e göre “krizli hastalıklar” kavramı, ruhsal savunma örgütünün
yetersizliklerini doldurabilecek bir savunmalar sistemini betimlemektedir.
Bunlar kronik bedensel hastalıklardır ve bir işlevde veya işlevsel
bir sistemde meydana gelebilecek krizlerle aniden ağırlaşabilirler.
Bu durum uzun veya kısa süreli olabilir. Bu krizlerin kendisinde
bir gelişim veya evrim görülmez, geriye dönüşler olabilir ve yaşamsal
değeri olan bir teşhise engel olurlar.
P. Marty’e göre, bazı deri hastalıkları bu çerçeve
içinde görülebilir, örneğin egzama, deri iltihapları, des muqueuses,
veya ürtiker. Burada, “kriz” kavramı diğer ilgili bedensel patolojilere
göre daha tartışılır.
Şunu bilmek gerekir ki, P. Marty’nin bakış açısını
tıbbi model oluşturmaz; onun tanımladığı kuramsal model bir psikosomatik
örgütlenme modelidir. Bu modele göre, “krizli hastalıklar bir somatizasyon
sürecinin sonucudur; bu süreçte bedensel bir fiksasyon noktası bulunana
dek regresyon yolu kullanılır” (bilindiği gibi, P. Marty Freud’un
ruhsal fiksasyon kavramını somatiğin alanına genişletmiştir). Somatik
fiksasyon evrimi engelleyen devrede geçici bir duraksama, istikrar
dönemi oluşturmakta ve yeniden gelişimsel bir atağı, eski duruma
geri dönüşü sağlayacak yeni bir düzenlemeyi mümkün kılmaktadır.
P. Marty “krizli hastalıklar” ile evrimsel hastalıklar
arasındaki karşıtlıklara dikkat çeker. Buna göre, evrimsel hastalıklardaki
somatik süreci düzenin giderek bozulması olarak nitelendirir; bu
hastalıklarda fiksasyonun olmaması hareketi durdurabilir, hatta
ölüme kadar götürebilir.
Bazı deri hastalıklarında belirtinin her yeniden
ortaya çıkışında düzen giderek bozulur. Fakat başka birçok deri
hastalığı küçük belirtiler ile gelişim gösterir ve ya hemen ya da
tedaviyle geçer. Bunlar sınırlı bozulmalar olarak değerlendirilebilir;
duygusal travmalardan kaynaklanır; bu travmaların yarattığı aşırı
uyarılım yükünü benlik işleyemez ve düzen bozulur. Burada “güncel
(actuel)” travmatik etkenler söz konusudur (Freud’un güncel nevroz
veya Ferenczi’nin organ nevrozu anlamında). Saldırganlığını ve libidosunu
ast veya üstleri ile görüşmelerinde bastıran hasta bunun klinik
bir örneğidir.
Deriye yatırım hakkında
Bu hastaya bakıldığında, deri yalnızca dışarıdan
gelen müdahalelerin tehlikesi altında değildir. Tehlike aynı zamanda
içeridendir, hastanın algıladığı ve bastırmaya çalıştığı dürtüsel
itkilerdir.
Deriyle ilgili düşlemleri, deriyle ilişkide olan, ona bakan, ona
dokunan, onu okşayan veya ona şiddet uygulayan bir nesneyi gündeme
getirmektedir.
Dolayısıyla deriye hem narsistik olarak hem de nesne
tarafından yatırım yapılmaktadır. Deri, narsisizm ve nesneleştirme
arasında bir kavşaktır.
Nesnenin, benliğin ve ilk tasarımların oluşması için
deri deriye temasın veya dokunmaya değin izlenimlerin önemi bilinmektedir.
Bebek ve nesne ilk zamanlarda bir bütündür ve ortak bir kimliğe
sahiptir. O zaman iki kişilik bir deri düşlemi, bir tür ilk çiftin
devamının, arkaik bir sürece fiksasyonun işaretidir denebilir mi?
Deriyle ilgili gelişen olaylar anne ile temas deneyimlerinin
sadece bir bölümünü oluşturur; bu deneyimlerin tamamı ise benliğin
ve nesnenin yapılanmasına ve farklılaşmasına katkıda bulunur. Bu
deneyimler arasında meme ucunun ağızda erotik duyumu, annenin yüzü,
doyum ve doygunluk deneyimleri sayılabilir. Vücudun içi ile dış
dünya arasında daha sonra sınırı oluşturacak olan yalnız deriye
ve mukozaya ilişkin duyumlar değil, bu duyumların ve tasarımların
tamamıdır. İç ve dış arasında sınırların oluşması, anne tarafından
devreye sokulan yatırımlar ve bu yatırımların çekilmesi arasındaki
dengeye de bağlıdır zira anne bebeğiyle olan anne rolü ile eşiyle
olan aşık rolü arasında ruhsal olarak paylaşılmaktadır (M. Fain).
Demek ki deriye ilişkin ruhsal oluşumlar ilk oluşumlar
değildir. Bu konuda A. Green’in “ortak deri” düşüncesi üzerine görüşlerinden
bahsedilebilir: “Bu düşlemi veya göz koymayı ilkel olarak değerlendirmekten
sakınmak gerekir çünkü bu düşlem yetişkinin genital faaliyetinde
de yer alır” Michel Fain’e göre ise, “Deriye ilişkin duyumlara tam
yatırım, görme ve işitmeyi kullanan tasarımlardan sonra ortaya çıkar”.
Deriyi ve ruhsallığı birbirine bağlayan kuramsal
kavramların belli bir çoğunluğunda deriye yapılan yatırım sıklıkla
örten bir zar, tek biçimli bir kaplama, sade bir zarf gibi düşünülür.
Bu konuda, Sami-Ali’nin bir gözlemi üzerine gerçekleşen
tartışma esnasında dikkat çekilen iki noktadan bahsetmek yerinde
olur. Pierre Marty , “derinin bütün yüzeyinde aynı işlevsel değere
sahip olduğunu düşünmek kolay ancak kabullenmek zordur” der ve ekler:
“ libidinal örgütlenmelerin kaynağı konusunda sürekli olarak başvurduğumuz
psikosomatik bakış açısına göre, büyük bir olasılıkla deri alanlarına
göre farklı düzeylerden doğmaktadır (bir taraftan genel, bir taraftan
bireysel olarak).” Michel Fain’e göre ise, “derinin bütünü, bir
yerinde oluşabilecek olan bir yara düşüncesini içinde barındırıyor,
maskeliyor”. Klinik bir gözlemden hareketle oluşturulmuş olan bu
düşünce, bana göre, bu gözlemi oldukça aşan bir öneme ve değere
sahiptir.
<< Geri
Dön
|