En İyi ve En Kötünün İletiminde Psikanalist
Olma Seçimi
Patrick Miller
Çeviren:Burçin Alsancak Sönmez
İstanbul ile ilgili en eski anım çocukluğuma
dek uzanıyor. Büyükannem, büyükbabam ve beni Odessa’ya doğru götüren
gemi iki gün için bazılarının hala Constantinople olarak adlandırdığı
İstanbul’da durmuştu. O dönemden hayalimde olan tasarımlar, 1001
gece masallarındakilerden, Tintin Bizansta’kinden ve ikonoklastlar
ile ikonodüller arasındaki çatışmalardan daha zengindi.Çocukluk
ve de ergenlik öncesi heyecanım içinde vezirlerin renkli ve kokulu
odalıklarının dünyasına dalıyordum.Birçok insanın fransızca konuştuğu
canlı ve gürültülü,neredeyse kaotik, gri ve çok üzgün bir şehir
hatırlıyorum.
Güçlü ve ağır başlı olsa da bana iç karartıcı gelen
bir binanın içinde kendimi kaybolmuş bir şekilde hissettiğimi hatırlıyorum.
Kendi kendime nasıl olup da bu binanın aynı anda hem bir cami hem
de bir kilise olduğunu soruyorum. Çıplak ayaklarımın altındaki sık
dokunmuş halının rahatlatıcı kalınlığını ve bizimle aynı gemide
olup büyükannemin deyimiyle tepeden tırnağa parfüm kokusu içinde
olduğu için gözümüz kapalı olsa da izini takip edebileceğimiz kadını
hatırlıyorum. Bu son sahne o dönemde Ayasofya’dan daha güzel olduğunu
düşündüğüm Sultanahmet Camisine aitti. Bu isim, bu kubbe ve mavi
zamana bağlanmış minareler ile Guerlain marka parfüm, gittikçe büyüyen
son ayla yıldızlanan gökyüzünde oluşturduğum özel manzaraya uygun
düşüyordu.
Yıllardan 1960 yılıydı. Ben Asya’ya yani başka bir
kıtaya ayak basmaktan dolayı hem mutlu hem de gururluydum. Rimbaud’nun
Sarhoş Gemi’de adlandırdığı gibi eski hisarların olduğu Avrupa’yı
terk etmediğimi fark etmek bile beni düş kırıklığına uğratmamıştı.
Bu şiirin bazı dizelerini okumak istememenin nedeni ise psikanalitik
yolculuğun ve bentlerin yıkılma tehdidinin bu nehirin iniş yolu
gibi olmasıdır: mantıksal düşüncenin kıyısı ve dilin sanrısal sınırları
arasında dilin ihtişamına taşınma:
Ölü sularından iniyordum nehirlerin,
Baktım yedekçilerim iplerimi bırakmış,
(…)
Denize bir kasırga ile açıldı gözlerim
(…)
Çocukların bayıldığı mayhoş elmalardan daha tatlıydı
Çam tekneme işleyen sular
(…)
O zaman gömüldüm artık denizin şi’rine
(…)
İnsanın gördüğünü sandığını gördüğüm demler oldu
(…)
Işıl ışıl karlı yeşil geceyi hayal ettim
(…)
İşte ben o yosunlu koylarda kaybolmuş gemi,
Bir kasırgayla atıldım kuş uçmaz engine
(…)
Mavi dünyaların serserisi,
Özledim eski hisarlarını Avrupa’nın
İki kıta arasında, birçok uygarlığın sınırlarında,
tortulaşmış katmanların ve teolojik karşılaşmaların hikayelerindeki
yoğun çatışma mekanı. Daha şimdiden öznenin kalbine geldik. İstanbul’a
ilk gelişimde olan ruhsal olayların kronolojisine geçmeden önce
zaman içinde bir atlayış yaparak şu anda geçmişten daha uzakta olan
bir geleceğe doğru giderek ben ve ben olmayanın sınırlarındaki dalgalanmada
ve bilinçli durumların değişmesinde zamana bağlı olmama özelliğine
sahip bir olayı ele almak istiyorum. Zaman zaman, psikanalistin
çalışmasındaki temel kural olan dalgalanan bir dikkatle yapılan
psikanalitik dinlemede ruhsal hayatın
üç özelliği ortaya konulabilir.
On beş yıl sonra 1975 yılında yeniden İstanbul’a
geldiğimde ikinci psikanalizim devam etmekteydi. Kısa bir süre Lacan’a
hayranlığım olmuştu, Piera Aulagnier’in ‘’Yorumun Şiddeti’’ adlı
kitabı daha yeni yayınlamıştı ve ben yüzleşme tartışmalarını izliyordum.
Bu tartışmaların yapıldığı yer Rene Major’un oluşturduğu bir yer
olup 1953,1963 ve 1969 yıllarında olan 3 ayrılma sonrasında birbirleri
ile artık konuşmasalar da birbirine yakın olmaya devam eden kişilerin
karşılaşma yeri idi. İstanbul ile ilgili başka bir anıdan daha bahsetmek
istiyorum. Bu Akropol ile
ilgili bir bellek kaybı değildi. Bu Topkapı’nın duvarlarının içinde
yaşanan içsel mekan karışıklığıydı. Aklımda kaldığı şekilde sizlere
aktarmak için yazmaya başladığımda ise bir rüya anlatısı şeklinde
yazdığımın farkına vardım.
‘’Büyük bir kapıdan geçerek sarayın duvarlarından
içeriye süzülüyorum.
Bu kapıyı geçer geçmez sola doğru yöneliyor ve yıkılmış kısımlardan
oluşan ve yapılış amacına göre kullanılmayan kilisenin sahınına
doğru yürüyorum. Vitrayı olmayan silmelerin girişindeki çatıların
damlarının bazı bölümlerinin çökmüş olduğunu fark ediyorum. Hayranlıkla
gökyüzüne doğru uzanan damarlı direklerin sağlamlığını izliyorum.
Kapıları kaybolmuş taş pervazdan başka bir şeyi olmayan yan
Girişten içeri girerek sahına doğru birkaç adım atıyorum. Yalnızım.
Hava çok güzel. Kuş sesleri bu yeri daha da dingin ve sessiz bir
hale getiriyor.Bir anda tanımlaması çok zor bir yabancılık hissediyorum.İç
mekanım aniden büyürmüş gibi oluyor, yükseldiğimi ve dalgalandığımı
hissediyorum,zaman duruyor.Etrafımı çevirenlerin hepsi ile uyum
içinde ve özgür olduğumu hissediyorum’’
Aynı depersonalizasyon dönemindeki olabileceği gibi
gerçeklikle ya da kendi bedenimle olan ilişkiyi kaybetme kaygısı
içinde değildim.Güçlü bir estetik duygu mu ?Mistik bir anı mı ?
benin orgazmı mı ?Benim için bu an,en azından içsel algının ve içsel
mekanın büyümesi hissinin beklenmedik bir şekilde olan değişiklikle
nitelendirilmesi idi.Bu his zamansal olmayan bir sürenin deneyimlenmesindeki
gibi iç ve dış arasındaki geçirgenliği zorlayan,dış dünyaya,çevreye
olan algısal yatırımı,düşünceleri ve duygulanımları güçlendiren
bir histi.
Tekrardan Rusya’ya yaptığım yolculuk sonrasında İstanbul’a
olan ilk ziyaretime dönersek,bilgi tutkumun sarsıntıya uğraması
ergenliğimin başında güney açıları ile ilgili araştırmalara başladığımda
olmuştu. Annemin kütüphanesini karıştırırken Profesör Freud’un günlük
yaşamın psikopatolojisi adındaki eseri ile karşılaştım. Coşkulu
bir şekilde kitabın içindekiler kısmındaki anahtar kelimelerine
göre göz gezdirdikten sonra anneme Profesör Freud’un adresini biliyorsa
kendisi ile tanışmak istediğimi söyledim. Annem onun uzun bir zaman
önce öldüğünü söylediğinde hissettiğim korkunç duyguyu ancak daha
sonraları hatırlayabildim. Freud ile ilgili daha fazla şey anlatması
için annemi zorladığımda annem bana Viyanalı bu doktorun insan ruhsallığı
ile ilgili devrim yaratan ve tartışma konusu olan teorileri olduğunu
ve tüm hayatı boyunca fikirlerini kabul ettirmek için çabalamak
zorunda kaldığını anlatarak o ‘’insanlık tarihindeki dehalardan
biridir’’ dedi.
‘’Büyük adamım’’ ile karşılaşmıştım. Cinselliğin
kaygı yaratan gizemleri ile ilgili olarak bulmak istediğim çabuk
cevapların yerine insanın kendisini ve ötekilerini anlamasının sınırlarını
genişletmesine yarayacak bir düşünce bulmuştum. Düşüncelerimizin,
arzularımızın ve davranışlarımızın çoğunun bilinçli olarak bildiklerimizden
kaçan mekanizmalar tarafından belirlendiği fikrini formüle ediş
şeklim farklı da olsa bu fikir bana oldukça tanıdık gelmişti. Ama
özellikle kaygının, karışıklığın, yabancılık hissinin, deneyimlediğimiz
kaosun anlamlı ve anlaşılır olmasını aklımda tutmuştum.
Bilinçdışında ve mantık dışı olarak gözüken belirtilerde
bir anlayış ve bir mantık vardı. Her birey kendi değişikliklerinin
zanaatçısı olabilirdi.
Her bireyin kendi kaderinden sorumlu olabileceği
fikri bilinçdışı süreçlerin olası bir anlaşılırlık kavramı ile birlikte
gider gibi gözüküyordu. Bu durum psikanalitik süreç açısında sık
sık karşımıza çıkan paradokslardan biridir. Kör bir talihin kurbanları
olduğumuzu ve herhangi bir ruhsal değişiklik olasılığını göz önüne
getiremediğimizi düşünme arzusu bu kaderden kısmen de olsa sorumlu
olduğumuzu düşünme gerekliliği.
İşte bu yüzden teori yeterli değildir. Güvendiğimiz
bir ilişkiden ve bir bağdan ötekine geçmek gerekmektedir. O dönemde
görmezden geldiğim Freud’un formülüne göre bu bağın doğasının gerçek
hayata ait olmadığını düşündürten özel bir niteliği vardı.
Psikanalitik tedavini düzenlenişini bilmeme rağmen
bu düzenleme her insanın ruhsallığında olan temel bir ihtiyaca tekabül
eden ama hiç formüle edilmemiş bir bekleyişe cevap verdiği için
belki de hiçbir zaman gerçekten bilmediğim bir şeydi. Fizyolojik
ihtiyaçlar nasıl organizmanın gelişimi için gerekliyse bu da ruhsal
gelişim için gerekli temel bir ihtiyaçtır. O dönemde kendi kendime
bunu doğruluk ve anlama ihtiyacı olarak tanımlayarak psikanalitik
tedaviyi tek işi anlamak olan ve ebeveynlerin tersine arzularının,
kaygılarının müdahale etmediği bir yetişkine her şeyin söylenebildiği
bir mekân olarak görüyordum. Yıllar sonra ise ise psikanalitik pratikle
ilgili teorinin işlenmesi ve psikanalistin ruhsal çalışmasının meta
psikolojisi bazı şeyleri daha karmaşık bir şekilde söylememi sağladı.
Ancak o döneme ait temel tasarımım psikanalistin çalışmasında esas
olanın bilimsel ve etik bir konum olduğu (benim için bu ikisi birbirinden
ayrılamaz) idi. Yani psikanalistin kendi arzularının bilimsel bir
araç gibi kendi öznelliğini kullanmaya çalıştığı bilgi tutkusu projesinde
daha ağır basarak gerçekleşmek için bir yol bulmasına izin vermemek.
Her psikanalitik tedavide psikanalistin çocuk cinselliği
harekete geçer. Bu durum kaçınılmaz ve gereklidir. Bu durumun kendisini
göstermesi psikanalistin içsel çerçevesine gönderme yapanların belirlenerek
işlenebilmesi sonucunda analitik sürece pozitif bir katkıda bulunur.
Ya da bu belirleme ve geçiş çalışması, içsel çerçevenin eleğinden
geçerek hareketle boşalım yolunu askıya alarak olanaksız kılar ve
analitik sürece zarar verir. İşte o zaman travma yaratan uyarılma
dürtüleri ruhsal dönüşümün yerine geçer.
Ne kadar istesek de psikanalistin arzusunun belirlenebileceğini
düşünmüyorum.’’Psikanalist olmak istiyorum’’ şeklinde ifade edilen
temsillerin altında çeşitli ve karmaşık dürtüsel kaynaklar yer alır.Freud’un
cinsel merağın bilgi tutkusunun libidinal temeli olduğu fikrini
takip ettiğimizde psikanalist olma ‘’arzusuna’’önemli bir katkısı
olduğunu görmek bizi şaşırtmayacaktır.Ancak bunu özellikle belirtmek
de yeterli olmayacaktır.Düşünsel her eğilim az çok ketlenmiş olan
çocuk cinselliğindeki arayışlardan kaynağını alan bir bilgi tutkusu
üzerine dayanır. Bilgi tutkusu aynı yüceltme biçimi gibi dürtülerin
olası kaderlerinin bir kısmını oluşturmaktadır. Kısmi ve pregenital
dürtüsel hareketlerin yoğunluğu ‘’ amaca yönelik ketlenme’’ olarak
adlandırdığımız düşüncenin başarısına katkıda bulunabilir. Bilme
ve içgörü arzusundaki görme dürtüleri; düşüncenin keskinliği ve
kesinliğindeki oral sadik dürtüler, düşüncelerin içeriğindeki ayrımlaştırmanın
inceliğindeki, kategorileştirmelerdeki, biçim ve içerik oyunlarındaki
anal sadik dürtüler ve kavramsal bir engeli çözmede ya da düşünce
alanında olabildiğince ileriye giderek maceraya atılmaktaki üretral
sadik dürtüler. Ödipal rekabetin kazançları araştırma nesnesini
ele geçirmek için gerekli olan düşüncenin doğurganlığını kolaylaştırır
ya da yok eder. Çocuk cinselliği ile ilgili teorilerin bulunmasındaki
zenginlik ve özgürlük teorik hipotezlerin oluşturulmasında yer almıştır.
Tüm bunlar psikanalizinde içinde olduğu diğer tüm araştırma yöntemlerinde
de doğrulanır. Psikanalizle ilgili en büyük fark ise zihnin dürtüsel
hayatta yer alan bu yapıları kullanma şeklidir. Özne psikanalist
ilişkisinin sürdürülmesini sağlayan ise hem çalışmasının hem de
gözlemleri ile dürtüsel hayatta gösterilenlerin bu çalışmanın bütünleyici
bir kısmı olmasıdır.
Formasyonda olan bir psikanalist bir hastasının anlatısından
bahsediyor. Serbest çağrışımları sırasında babasının kanser olduğunun
meydana çıktığını ve babasının dayanılması zor olan tedavilere başlaması
gerektiğinden bahsediyor. Psikanalist üzgün olduğunu söylemek ve
babasının klinik durumu ile daha ayrıntılı bilgiler istemek için
araya giriyor. Psikanalistin acıma duygusu ile ilgili olan bu müdahalesindeki
fırsatçılıkla ilgili konuştuğumuzda ise psikanalistin dış gerçekliğe
ait bir hatırlatma yaparak çağrışım zincirini durdurduğunu ve bunun
sonucunda da hastanın protesto eder bir şekilde bağırarak ‘’Ama
ben sonuç olarak duyarsız biri değilim’’ demesini engelleyemediğini
konuşuyoruz.
Psikanalist olmak için gerekli niteliklerin bir kısmını
oluşturanın duyarlılık ve hatta yoğun bir duyarlılık olduğunu inkar
edemeyiz. Psikanalitik yöntemin kullanılması, psikanalistin duyarsız,
düşmanca, soğuk ya da mesafeli olmasını gerektiği anlamına gelmez.
Tam tersine hastasının anlattığı malzemeyi dinlerken hastanın tam
da onun insani olmadığını düşündüğü anda psikanalist hissettiği
pozitif duyguları boşaltmayıp bunların hastasının iç dünyasındaki
bazı özellikleri aydınlatabilecek bir anlayışa ne şekilde bağlayabileceğini
anlamaya çalışmalıdır. İşte buna psikanalistin tarafsızlığı ve yoksunluğu
adı verilir. Duyarlı bir kalp için nasıl bir şeydir bu! Duyarlı
bir kalp neden psikanalist olmak isteyerek öylesi bir sınama ile
karşı karşıya kalmak ister? Cevabın masoşizm, onarma ve fedakarlık
gibi nevrotik acının ikincil kazançlarından geçmediğini siz zaten
biliyorsunuz.
İlk psikanalizden geçtiğim altmışlı yıllarda kimin
söylediği bilinmese de sık sık tekrarlandığını duyduğum bir cümleye
karşı çok duyarlıydım: ‘’Hastasının iyiliğini isteyen psikanalistin
en iyi yaptığı şey hastasının kötü rüya görmesini sağlamaktır’’Bu
cümle doğru, ancak doğru olduğu kadar da potansiyel olarak tehlikeli
bir cümledir. Daha farklı bir şekilde anlaşılarak cümle ‘’ psikanalist
olmak için hastanın kötülüğünü istemek gerekir’’şeklinde bitirilebilir.
Psikanalizde neredeyse tipik olarak adlandırabileceğimiz
bir direnç biçimi ile sık sık karşı karşıya kalabiliriz. Bazı hastalar
sanki psikanaliz için yaratılmış gibidirler, temel kurala çok rahat
boyun eğerler ve çerçeveye saygı duyarlar. Ancak bu hastaların psikanalistin
yorumlarını kabul etmekte çok zorlandığı anlaşılır. Açık bir eleştiriden
yadsıma ve inkara (sanki psikanalist hiç bir şey söylemedi gibi
davranmak ya da psikanaliste hastanın kendi başına bulduğu şeyi
tekrarlamaktan başka bir şey yapmadığını söylemek) kadar farklı
biçimler alan bu reddetme hastanın aynı zamanda hem psikanalist
hem de analizan olmak istediği bir ortam oluşturması ile sonuçlanır.
Terk edilme ve bağımlılık anksiyetesi ile edilgenlik
karşısında yaşanan anksiyeteye bağlı olarak ortaya çıkan kastrasyon
anksiyetesinden kaçınmak için aktarım nesnesini felce uğratıp onu
güçsüz kılmak amaçlanır. Bu direncin maskelediği kastrasyon anksiyetesi
ile birincil bağımlılık anksiyetesinin üstesinden gelinebildiğinde
birincil hasetin çekirdeğine ulaşılabilinir:Psikanalistin besleyici
niteliklerini kabul etmektense ( psikanalistin yorumlarını almamak)
açlıktan ölmeyi
tercih etmek.
Bu direncin aşınması için psikanalistin hem çok sabırlı
olması hem de karşı aktarımındaki rekabet ve zorlama içinde meydan
okurcasına cevap verme eğilimine teslim olmaması için belirli bir
kapasitesi olması gerekmektedir. Bazen, işte bu klinik içerik içinde
psikanalitik sürece dahil olma direnci gibi beliren psikanalist
olma arzusu temel anksiyetelerin, birincil nesne ile ayrılma ile
bağlantılı olan nefret ve tüm güçlülüğün yas sürecinin işlenmesinde
yaşanan ruhsal acıları içerir.
Bu klinik içerikte beliren psikanalist olma ‘’arzusunun
direncin bir bileşeni gibi değil, gelecekte psikanalist olacak kişinin
hastaları ve psikanalizin iletiminde her güney açısı için zararlı
olabilecek psikanalizle ilgili nefret üzerinde dayanacağını hayal
edebiliriz.
İşte bu yüzden psikanalist olma arzusunun negatif
ve yıkıcı bir yüzü de olabilir. Ruhsal değişim için yararlı olabilecek
ve pratikte bunlara ulaşmayı sağlayarak işlemeye devam edilmesi
için gerekli olan şartları iletme arzusu yerine psikanalist olma
arzusu psikanalitik bağla ilgili tüm belirgin özelliklere karşı
duyulan nefret hissi ve psikanalizin yıkıcı bir şekilde iletilmesi
ile sonuçlanır.
Formasyonda olan psikanalistin psikanalizle ilgili
olarak yaşadığı negatif aktarımla yıkıcılığın işlenmemiş özellikleri,
ilk psikanaliz vakasının süpevizyonu sırasında semptom şeklinde
ortaya çıkar. Psikanalize aktarılan negatif yıkıcılık kısmı esasında
adayın bireysel analizinde işleyemediği negatif aktarımının görünüşü
ile ilgilidir. Uzun bir zaman önce olan bir süpervizyondan bahsetmek
istiyorum. Bu süpervizyonda adayın psikanalizde olmaması nedeni
ile ortaya çıkan sorunları dile getirmeye çalışacağım.
Benden süpervizyon almak istediğini söyleyen kişinin
IPA tarafından belirlenen kurallara, çerçevenin kriterlerine, yönteme
saygı duymayan bir psikanalistle uzun (sekiz yıllık) bir psikanaliz
deneyimi olmuştu. O dönemde bu kişi çok başarılı eğitim hayatı sonucunda
psikanalizle hiç ilgisi olmayan bir işe girmiş ve iyi bir kariyer
yapmıştı. Psikanalizi sırasında psikanalist olmaya karar vererek
üniversitenin psikoloji bölümüne girmişti. Daha o dönemlerde bile
ilk psikanalizindeki koşullarla ilgili olumsuz düşünceleri vardı.
Klinik psikolog olduktan birkaç yıl sonra haftada üç gün, belirli
saatlerde, uzun seanslarla ona güven veren bir çerçeve içindeki
psikanalize başladı. Bu psikanalizi de yedi ya da sekiz yıl sürdü.
Süpervizyon çalışması sırasında aynı sorunlar tekrarlanmaya
başladı: hastalarına psikanalizi önermede yaşanan zorluklar, bu
zorlukları sosyo ekonomik koşullarla açıklayarak akla uygun hale
getirme çabası, çerçeveye ait öğeleri açıklamak ve bunları sürdürmekle
ilgili zorluklar, özellikle gelinmeyen seansların ödenmesinde yaşanan
zorluklar ve psikanalizin sık sık kesilmesi: iki yıl boyunca dört
psikanaliz.Ona hastalarını psikanaliz çalışması içine girmelerini
engellemek istiyormuş gibi davrandığı hissine kapıldığımı söyledim.Onun
için psikanaliz hastalarını korumak istediği bir tehlikeyi temsil
ediyordu. Paralel olarak da benle ilgili bir düşmanlık hissinin
gittikçe arttığını fark ediyor ve bu durumda psikanalizi sırasında
işlenmemiş negatif aktarımların süpervizyon ilişkisi içinde yeniden
ortaya çıktığını düşünmeme yol açıyordu. En sonunda bu kişiye süpervizyon
çalışmasının parazit gibi olan saldırgan hareketler tarafından engellendiğini,bu
içerik içinde bu hareketlerin kabul edilemeyeceğini ve tüm bunları
bu çerçeve içinde ele alınamayacağını ifade ettim.Ona bunu söylediğimde
süpervizyonuna ara verme olasılığından bahsediyordum.Ondan önlemini
alamadığı ve her anlamı ile yer değiştirmiş olarak görünen bu düşmanlık
hisleri ile ilgili olarak düşünmesini istedim.
Sonraki haftada geri geldiğinde ise tamamen alt üst
olmuş gibiydi. Hıçkıra hıçkıra tamamen bastırdığı bir anıyı hatırladığını
ifade etti. İlk psikanalizi sırasında en yakın arkadaşı bir konsültasyon
için psikanalistine gidip gidemeyeceğini sormuştu. İstemeyerek de
olsa psikanalistinin numarasını arkadaşına vermiş ve psikanalisti
de arkadaşı ile psikanalize başlamıştı. Altı ay sonra arkadaşı intihar
etmişti.Kendisi ise hiçbir şey olmamış gibi psikanalizine devam
etmişti.Düşünceleri ve duygulanımları ile ilgili tüm bu olaylar
bilinç alanında gözden kaybolmuştu.Tüm bunlar özellikle psikanalist
olma arzusunda aktif olmaya devam etmiş ve psikanalist olma kararı
şu şekilde ortaya çımıştır: psikanalist olmak istememin nedeni arkadaşımın
divanda benim yerimi almasını engellemek ve öldürücü nefretimden
onu korumak, psikanalist olmak istiyorum çünkü psikanaliz öldürücü,
psikanalistimle tüm güçlü özdeşleşim kurarak tüm dünyayı psikanalizin
zararlarından koruyabilirim.
Psikanalizin tehlikeli olabileceği tasarımı gündelik
hayatın içinde yer aldığı için dikkat etmemiz gereken bir tasarımdır.
Psikanaliz var olduğundan beri kültürümüzün içinden geçen söylemleri
ortaya çıkarma alışkanlığımız vardır: bunlar psikanalistlerin o
dönemdeki diğer bilimsel yöntemlerle sürdürebilecekleri ve sürdürmeleri
gereken diyalogların bir kısmını oluşturur. Psikanalize yöneltilen
her sorunun ille de saldırılardan oluşması gerekmez.
Ancak psikanalizle ilgili bu negatif temsilin bu
noktada bazı psikanalistlerin kendileri tarafından da içselleştirilerek
belirlenmesinin zor olduğunu ve psikanalistlerin nesillerin akışı
boyunca psikanaliz pratiği ile ilgili tehlikeli sonuçları yol açabileceğini
düşünebiliriz.
Daha kesin bir şekilde belirlemek gerekirse, nesiller
boyunca psikanalizin ve psikanalizin iletimi için kullanılan yöntemdeki
tasarımların soy ağacı ile ilgili özelliklerinden bahsediyorum.
Bu bizi önemli bir soru ile karşı karşıya bırakıyor: psikanaliz
düşüncesinde, hem teoride hem de tedavide ilerlemeyi sağlayacak
yenilikçi gelişimlerde bir ilerleme var mı?
Düşüncede ilerleme kavramı ile gelecekte psikanalist olacak kişinin
bireysel psikanalizi ve psikanalist olma arzusu arasındaki belirgin
ilişki nedir?
Ferenczi, Melanie Klein, Winnicott, Bion ve Lacan
gibi psikanalizde önemli fikirlerin gelişimine katkıda bulunmuş
yazarların her biri kişisel psikanalizlerinde ve kişisel formasyonlarında
karşılaştıkları sınırlamalardan hareket ederek teoriyi ve tekniği
yeniden düşünmemizi sağlamışlardır. Hangi sınırlamalardan bahsediyoruz?
Öncelikle her psikanalizde sıradan olan, psikanalistin analizanı
öznel bir şekilde dinlemesidir. Ancak bu sınırlamanın yalnızca öznel
olması ile yetinemeyiz. Bu sınırlama aynı zamanda henüz düşünülmemiş
bir teori bölgesine tekabül eder. Teorideki işleme hatası pratikte
psikanalitik süreç için gerekli olan bazı potansiyel işlemelerin
gelişimini engeller. Karşı aktarım ve teorileştirmenin zorlukla
ayırt edilebildiği bir bölge söz konusudur.
Bu perspektif içinde psikanalist olma arzusu, kişinin
kendisi için işlenmemiş olanı, hastaları için işlemek üzere sınırlamaları
zorlama isteği ile ilgilidir.
Bu fikrimi anlatmak için çok kısa ve öz bir anlatımı
olduğu düşünülen Melanie Klein ile ilgili bazı soruları ele almak
istiyorum. Melanie Klein iki kere psikanalizden geçmişti. Birincisi
Budapeşte’de Sandor Ferenczi ile ikincisi de psikanaliz ve özellikle
de öncülerinden olduğu çocuk psikanalizi yaptığı Berlin’de Karl
Abraham ile olmuştu. Ferenczi ile olan psikanalizindeki iki özellikten
bahsetmek istiyorum: bu psikanalizi sırasında M.Klein Abraham’ın
da cesaretlendirmesi sonucunda kendi çocuklarını psikanalize almıştır.İlk
hastası olan oğlu Erich için Fritz ismini kullanmıştır. Diğer taraftan
Melanie Klein’ın psikanalize başlamasının nedeni annesinin ölümü
sonrasında şiddetlenen yoğun bir depresyon durumu içinde olması
idi ( Phyllis Grosskurth,sf.102).Freud’un geç olsa da biten analiz,
bitmeyen analiz adındaki makalesinde sık sık gündeme getirdiği soruların
başlangıç noktasını Ferenczi dışındaki başka bir hastasının negatif
aktarımını analiz etmediği için Freud’un hatasını yüzüne vurması
oluşturuyordu. Benim hipotezime göre Freud özellikle Ferenczi’nin
anne aktarımındaki düşmanca ve negatif özellikleri analiz etmede
zorluk yaşamıştı.. Çünkü sizin de bildiğiniz gibi Freud’un aktarımda
anne olmayı sevmemesinin nedeni tamamıyla erkek hissetmesi yüzündendi.
Öte yandan ona göre ikilemin olmadığı tek ilişki anne ve oğlu arasındaki
ilişki idi. Ne anne oğlu için ne de oğlu annesi için nefret duyguları
yaşayamazdı. Melanie Klein’ın durumunda olduğu gibi manik depresif
bir sorunsalın içinde düşmanca aktarımın farklı özelliklerini içeren
bilinçdışı nefreti işlemeden analiz yapmak zordur. İşte Melanie
Klein’ın Ferenczi ile olan analizi ile ilgili olarak yazdıkları:
‘’O dönemdeki teknik şu andaki teknikten çok farklıydı ve negatif
aktarıma ulaşılamıyordu. Çok yoğun bir pozitif aktarımım söz konusu
idi ve bu aktarımın çalışmada başarılı olmak için yeterli olmadığını
bilsek de yarattığı etkiyi küçümsememek gerekirdi.’’
Melanie Klein Ferenczi’yi ve Budapeşte’yi terk ettiğinde
alkol problemine değinilmemişti. Karl Abraham’a yönelmesinin nedeni
ise Abraham’ın manik depresif bozukluklarda birincil oralite ve
sadizmin yeri ile ilgili olarak yaptığı çalışmalardı. Bu anlamda
onun negatif aktarımı analiz etmekte zorlanmadığını söyleyebiliriz.Bu
arada olayları öğrendiğimizde çok şaşırıyoruz:
‘’1946 yılında Dr.Rosenfeld Melanie Klein ile yaptığı
psikanaliz sırasında Melanie Klein Rosenfeld’den ‘’şizoid üzerine
bazı mekanizmalar’’ adındaki ünlü makalesinden sonra Rosenfeld’in
yazdığı’’ depersonalizasyonu olan bir şizofreni vakasının psikanalizi’’
adındaki makalesinin basılmasını geciktirmesini istemiştir. Bu ricasını
ona ilettiğinde Abraham ile analizi sırasında kendi bulduklarını
yayınlamadan önce M.Klein’in bunları kullanmasını istemediği için
korku ile ilgili yorumlarını yapmaktan kaçındığını ifade etmişti.(Grosskurth,sf.156)
Abraham analite alanında uzman olan birisi olsa da
anal-sadik tutması bu davranışını açıklamak için yeterli miydi?
Birincil haset kavramının M.Klein’den başka bir yazar tarafından
eklenmesi de enteresan değil miydi? Freud’un bilmezlikten geldiği
bir kıta olan bebek ve çocuk arasındaki erken dönem ilişkilerini,
hem kliniğinde hem de teorilerinde araştıran Melanie Klein idi.
Psikanalistinin Melanie Klein’in ruhsal örgütlenmesinin temel bir
özelliğini işlememesi Klein’in teorik yapısının ve psikanalitik
tekniğinin açılı taşlardan oluşmasına yol açmıştı.Freud teorik yapısını
baba ile ilgili kompleks ve göçebe toplumlarda babanın öldürülerek
esasında anneyi hedef alan ve hatta anneden gelen birincil yıkıcılığın
gölgede bırakılması üzerine kurmuştu.Freud’un eseri babanın öldürülmesini,
Melanie Klein’ın ki de sık sık görünen annenin öldürülmesini temel
almıştı.
Melanie Klein’ın Abraham ile psikanalizi Abraham’ın
ani ölümü ile kesilene kadar yaklaşık iki yıl sürmüş ve ona büyük
katkılarda bulunmuştu. Psikanalistin ölümü ile sona eren psikanalizin
gerçeklik ve fantazmlar arasındaki korkunç çatışmaları sonunda ortaya
çıkan travmatik sonuçları hayal edebiliriz. Psikanalize devam edecek
miydi? Eseri ona bu özel gücü ve boyutu verebilecek miydi?
Psikanalizini bitirmemek için psikanalist olmaya
karar verdiğini söylemek çok sıradan olurdu. Bu doğru olsaydı en
iyi durumda psikanaliz tecrübesi arzusunun durmayacağını söyleyebiliriz.
Başlangıçta sizlere psikanalizin ‘’ sanki gerçek hayatta var olmamış
gibi’’ öteki insanla olan ilişki deneyimini temel aldığını ifade
etmiştim. Psikanalist olmayı istemenin,psikanaliz içinde bulunan
ve bazen, hatta daha sıklıkla psikanalizin içinde bulunmayan bu
ilişkinin yasını tutmayı istememek olduğunu düşünüyorum.
Psikanalist olmak tamamen özel ve kişisel olan bireysel
analiz sırasında bu ilişkiden geçerek topluma açık bir ortamda bu
arzunun gösterilerek gerçeklik ilkesi içine girmesini sağlamaktır.
Bu sınama da psikanalitik formasyon olarak adlandırılır. Psikanalitik
formasyon sırasında analizan konumunda olduğumuzdan beri hayal etmemizi
zorlaştıran şeyleri yani bu ilişkinin etki altına alma, köleleştirme
ve yabancılaştırma dürtüleri dışında saki gerçek hayatta var olmamışçasına
var olabilmesini ve bunu sürdürebilmesini sağlayan şartları olduğu
gibi koruyabilmek için gerekli olan aşırılığı keşfetmeye başlarız.
Bu iç çerçeve adı verilen şeyin oluşturulmasıdır. Psikanalistin
yüceltmenin lehine sürekli olarak eylemden vazgeçme şeklindeki bir
içsel çalışmayı yerine getirmesini gerektirdiği için kolay bir iş
değildir. Tehlike ve riskler Freud’un ‘’Uygarlığın huzursuzluğu’’adındaki
makalesinde yazdığı uygarlığın barbarlaşması riski ile aynı risklerdir.
Bizi koruyacak olan ise paradoks bir zevktir: yoksunluk gibi pahalıya
mal olan bir durum sayesinde kaçınılan felaketleri düşünmek ve aktarım
bağının çözülmesi ile hastalarımızın kader tarafından değiştirilmiş
bir hayatı yeniden ele almaları. Konuşmama şiir ile başladım görsel
sanatlar ile bitirmek istiyorum. Dilden arda kalan izlerle çizilmiş
bir görsel sanat.
Geçen yaz New York’ta iken Louise Bourgeois sergisini
görmek için Guggenheim müzesine gitmiştim.Tırmanmayı tercih ettiğim
bu geniş spiralin içindeki grafik sanatı ile yapılmış bir eserin
tam ortasındaki bir cümle dikkatimi çekti.İstanbul’daki karşılaşmamız
için yazacağım metni düşünürek bu cümleyi not almak istedim. Ancak
yanımda ne kağıt ne de kalem vardı.Cümleyi ezberledikten sonra yine
de bir kağıda yazmanın daha iyi olacağına karar vererek müzenin
üst katında olan ve müze ile ilgili şeylerin satıldığı mağazaya
gittim.’’Cumul’’ adında mermer ve tahtadan yapılmış bir heykel fotoğrafının
olduğu bir kart postal satın aldım.Böylece sizlere söylemek istediğim
cümleyi yazabileceğim küçük bir kağıdım olmuştu.Plastik bir kutunun
içinde olan üçlü bir kurşun kalem seti aldım. Kendimden memnun bir
şekilde tablonun olduğu yere geri geldiğimde kurşun kalemlerin uçlarının
açılmamış olduğunu fark ettim. Depresif bir kızgınlık hissi içinde
tekrardan müzenin en üst katına çıktım. Orada bana kalemtıraşların
yalnızca müzenin girişindeki mağazada satıldığını söylediler.Asansörle
aşağıya indim.Kuyruğa girdim ve kasiyer kalemlerimden bir tanesinin
ucunu açmayı kabul etti.Tekrardan asansöre binerek spirale doğru
tırmanmaya başladım.Tablonun önünde durarak yazmaya başladım:
‘’Önemli olan
Motivasyonumun
nereden geldiği değil,
nasıl olup da hala
hayatta kalabildiğidir.
Önemli olan motivasyonumun geliş yeri değil nasıl hayatta kalmayı
başardığıdır.
<< Geri
Dön
|