| |
Psikanalitik Tedavide Yeni Yollar
(1) (Freud, 1918)
Çeviren:Neslihan Zabcı
Bildiğiniz gibi biz hiçbir zaman tamamlanmış, eksiksiz
birtakım bilgilere ve yeterliğe sahip olduğumuzu iddia ederek bununla
övünmedik; geçmişte olduğu gibi bugün de görüşlerimizin eksik noktalarını
kabul etmeye, yeni kavramları dahil etmeye ve daha mükemmele ulaşmak
için tekniğimizi değiştirmeye her zaman hazırız.
Çok uzun ve acı ayrılık yıllarından sonra nihayet
toplanabildiğimize göre (2), tedaviye değin bilgilerimizi yeniden
gözden geçirmek istiyorum. Konumumuzu bu bilgilere borçluyuz. Diğer
bir dileğim de, bilimimizin hangi yeni yönlerde gelişim gösterdiğini
değerlendirmektir.
Tedavi açısından bize düşen görevin, nevrozlu kişinin
kendisinde var olan bastırılmış ve bilinçdışı duygularla tanışmasını
sağlamak ve bu amacı izlerken kendisini tanımasına karşı çıkan dirençleri
keşfetmek olduğunu daha önce söylemiştik. Ancak bu dirençleri gün
ışığına çıkarmak, onları yenmek için yeterli midir? Şüphesiz ki
her zaman değil, ancak biz analizanın analistin kişiliğine yaptığı
aktarımdan yararlanarak bu amaca ulaşmayı umarız; aynı zamanda hastaya
çocuklukta kök salan bastırmanın gereksizliğini ve haz ilkesini
izleyerek hayatı sürdürmenin imkansızlığını göstermeye çalışarak,
onun bizimle aynı kanıyı paylaşmasını ümit ederiz. Hastayı maruz
bıraktığımız ve eski patolojik çatışmanın yerini alan bu yeni çatışmanın
dinamik koşullarını başka bir yerde açıklamıştım. Bu açıklamamda
bugün için hiçbir değişiklik yapmıyorum.
Psikanaliz, bastırılmış ruhsal öğeleri hastanın bilincine
çıkarma uğraşına verdiğimiz addır. Ayrıştırma, parçalama anlamına
gelen bu analiz sözcüğünü kullanmamızın nedeni nedir? Bu sözcük
kimyacının doğada bulduğu ve labaratuara getirdiği maddeler üzerindeki
çalışmasını düşündürmüyor mu? Kuşkusuz ki belli bir görüş açısından
hareketle, bu benzetme doğrudur. Tüm ruhsal faaliyetleri gibi, hastanın
belirtileri, patolojik göstergeleri de oldukça karmaşık bir nitelik
taşır; yine de bu bileşimleri oluşturan öğeler dürtüsel heyecanlardır.
Ancak hasta bu temel etkenlerin tamamını veya tamamına yakınını
bilmez ve böylesine karmaşık olan bu ruhsal oluşumların bileşimini
hastaya kavratmak bize düşer. Biz belirtileri, onları tetikleyen
dürtüsel heyecanlara taşırız; tıpkı bir kimyacının başka maddelerle
bileşimi dolayısıyla tanınmaz hale gelmiş bir kimyasal maddeyi tuzun
içinde ortaya çıkarması gibi, hastanın sergilediği belirtilerde
rol oynayan ve onun şimdiye dek haberdar olmadığı dürtüsel etkenlerin
su yüzüne çıkmasını sağlarız. Aynı zamanda ona, şimdiye kadar patolojik
olarak nitelendirilmeyen bazı ruhsal durumlarının ve bilmediği başka
dürtüsel etkenlerin de bilinçten uzak bir biçimde bu belirtilerde
rol oynadığını gösteririz.
İnsanda var olan cinsel istekleri, bu istekleri bileşimlerine
indirgeyerek açıklamıştık. Bir düşü yorumlarken de, onu çağrışımlara
dayandırmak yolunda ilerlerken düşün bütününü ihmal etmekteyiz.
Demek ki psikanalistin tıbbi faaliyetini kimyacının
uğraşı ile karşılaştırmak için haklı nedenler mevcuttur ve bu benzetme
bizi yeni tedavi yollarına doğru teşvik etmektedir. Diyelim ki hastayı
analiz ettik, yani ruhsal faaliyetini onu oluşturan kısımlara ayrıştırdık,
daha sonra da dürtüsel öğelerin her birini tek başına ele aldık;
peki bu aşamadan sonra yeni ve daha iyi bir bileşimin yollarını
aramamak mümkün müdür? Bizden bu sentezin ısrarla istendiğini siz
de biliyorsunuz. Bize, patalojik bir ruhsal dünyanın analizini bu
ruhsallığın sentezi izlemelidir dendi! Ve yavaş yavaş bununla ilgili
bir endişe gün ışığına çıktı: çok analiz ancak az sentez yaptığımız
ile ilgili bir kaygı; böylece tüm tedavi senteze indirgenmekte,
sentez de yapılan açılım sonrası harap olmuş bir şeyin yeniden oluşturulması
gibi düşünülmekteydi.
Ben her şeye rağmen, bu ruhsal sentezin içinde yeni
bir etkinlik alanı bulunabileceğini zannetmiyorum. Samimi ve kaba
olmayı göze alabilseydim, bunun anlamsız bir cümle olduğunu söylerdim.
Şu durumda ise, bunun bir paralelliğin gerekçesiz bir uzatmasından
veya bir adlandırmanın haksız sömürüsünden ibaret olduğunu söylemekle
yetiniyorum. Adlandırma benzer şeyler arasında bir ayrım yapmak
için yapıştırılan bir etiketten ibaret olup, bir program, bir içerik
tasviri veya bir tanım değildir. Ayrıca iki nesne arasında bir paralellik
kurulduğunda, bunlar ancak tek bir nokta açısından karşılaştırılabilir,
oysa başka noktalar açısından tamamen birbirlerinden farklıdırlar.
Ruhsallık o kadar eşi benzeri olmayan ve özel bir şeydir ki, tek
başına hiçbir karşılaştırma onun niteliğini yansıtamaz. Psikanalistin
uğraşı kuşkusuz bir kimyasal analizle çeşitli benzerlikler sergileyebilir
ancak bunun yanı sıra cerrahi müdahalelerle, ortopedik ameliyatlarla
veya pedagogun rolüyle de benzerlik gösterir. Kimyasal analizle
karşılaştırma yapmak bir sınırlılık sergiler zira ruhsal alanda
isteklerle uğraşırız, bu istekler ise zorlantılı (compulsif) bir
çekimle birleşmeye ve kaynaşmaya eğilim gösterirler. Bir belirtiyi
ayrıştırmayı, bir dürtüsel heyecanı bağlı olduğu çağrışımdan açığa
çıkarmayı başardığımızda, bu yalıtılmış bir şekilde kalmayıp hemen
yeni bir bileşimin içine girer. (3)
Bunun tam tersi de olur! Nevrozlu kişi bize dirençlerle
parçalanmış, çatlamış bir ruhsallık getirir; olgunun analizi esnasında
dirençleri ortadan kaldırdığımızda, bu ruhsallığın düzenlendiğini
ve “benlik” olarak adlandırdığımız büyük birliğin, şimdiye kadar
ondan kopuk ve dışarıda bırakılmış tüm dürtüsel heyecanları bünyesine
aldığını görürüz. İşte ruhsal sentez böylesine kendiliğinden, bizim
müdahalemize gerek kalmadan ve kaçınılmaz olarak gerçekleşir; belirtileri
öğelerinden ayrıştırarak, dirençleri kaldırarak bu sentezin oluşması
için gerekli olan koşulları yaratmış oluruz. Hastanın ruhsallığının
parçalara ayrıldığını ve hastanın daha sonra acı içinde herhangi
bir şekilde yeniden oluşturulmayı beklediğini düşünmek yanlıştır.
Dolayısıyla bizim tedavimiz başka bir yönde gelişecektir,
özellikle Ferenczi’nin işaret ettiği yönde: psikanalistin “etkinliğine”
doğru.
Bu etkinliğin ne olduğunu hızlı bir şekilde gözden
geçirelim. Biz tedavimizin iki amacı olduğunu söylüyoruz: bastırılmış
olanı bilince çıkarmak ve dirençleri keşfetmek. Bunlara ulaşmak
için kuşkusuz ki birçok etkinlik sergilemeliyiz. Ancak hastaya dirençlerini
işaret ettiğimizde, onlardan kurtulma sorumluluğunu da ona bırakmak
doğru bir yol mudur? Sadece aktarımın itme gücüyle yetinmeyip hastaya
yardıma koşamaz mıyız? Ona başka türlü yardım etmek daha doğal değil
midir, örneğin çatışmanın ortadan kalkmasını sağlayacak en uygun
ruhsal durumun içine onu yerleştirerek ona yardım etmek daha doğru
olmaz mı? Hastanın gerçekleri ve hareketleri birbiri ile iç içe
geçmiş birçok dışsal koşul ile bağlantılıdır. Bu bağlantıyı daha
elverişli hale getirmekte nasıl tereddüt edebiliriz? Kendi adıma
ben, böyle bir etkinlikte bulunurken analistin doğru ve eksiksiz
hareket ettiğini düşünmekteyim.
Gördüğünüz gibi, burada tekniğin yeni bir alanı bize
açılmaktadır. Bunu incelemek çok çaba gerektirecek ve kesin kurallar
oluşturma lüzumu doğacaktır. Gelişme yolunda olan bu yeni tekniği
bugün size açıklamayacağım, sadece bu alanı belirleyecek temel bir
ilkeyi size anlatmakla yetineceğim. Bu ilke şudur: psikanalitik
tedavi, olabildiği ölçüde, bir engellenme (frustration),bir perhiz
durumu içinde gerçekleştirilmelidir.
Bu kuralı benimsetme imkanlarını derinlemesine tartışma
işini daha sonraya erteleyelim. Perhizden söz ederken, analizanı
bütün doyumlardan mahrum bırakmaktan - ki hiç kuşkusuz bu zaten
imkansız olurdu- bahsetmiyoruz. Bu sözcüğü, ona kabaca atfedilen
anlamında da kullanmıyoruz ve hastaya her türde cinsel ilişkiyi
yasaklama niyetinde de değiliz; burada söz konusu edilen perhiz
durumu, hastalığın ve iyileşmenin daha çok dinamiği ile ilgili olan
başka bir durumdur.
Öznenin hastalığına bir engellenmenin neden olduğunu
ve hastanın belirtilerinin ikame (substitutive) bir doyum işlevi
gördüğünü sanırım hatırlarsınız. Tedavi sırasında, hastanın patolojik
durumunun iyileşmenin gidişatını yavaşlattığını ve onu iyileşmeye
doğru kamçılayan dürtüsel gücü azalttığını fark edebilirsiniz. Oysa
bu dürtüsel güç bizim için vazgeçilmezdir ve bunun azalması izlediğimiz
amaca ulaşmamızı tehlikeye düşürür. O zaman hangi kaçınılmaz sonuca
varmaktayız? Ne kadar zalim görünürse görünsün demek ki bu durumda,
hastanın acıları erken ve keskin bir şekilde dinmemelidir. Belirtilerin
yok edildiği ve değerden düştüğü bir durumda acıyı, acı veren başka
bir engellenme biçiminde, yeniden yaratmak zorundayız; bunu yapamadığımız
takdirde sadece zayıf ve geçici bir iyiye gitme riski doğar.
Bana göre tehlike iki taraflıdır. Bir taraftan, patolojik
durumu analiz tarafından sarsılmış hasta, daha büyük bir istekle,
kendisine belirtiler yerine acı verici olmayan yeni ikame doyumlar
yaratmaya yönelir. Bu yatırımı yapabilmek ve ikame doyumlara yönelten
çeşitli etkinlikleri –hazlar, ilgiler, alışkanlıklar- gerçekleştirmek
için de, kısmen serbest kalmış olan libido’nun yüksek devingenliğini
(mobilité) kullanır. Böylece, tedavide gerekli olan enerjinin kaybına
neden olan yeni oyalanmalar bulur durur ve bir süre sonra bunları
gizli tutar. Tüm bu dolambaçları keşfetmek ve ne kadar masum görünürlerse
görünsünler bu oyalanmaları hastanın bırakmasını sağlamak analistin
görevidir. Yarı yarıya iyileşmiş olan hasta bazen de daha tehlikeli
bir yola girişir, örneğin geçici, hafif ilişkilere yönelen bir adam
örneğinde olduğu gibi. Bu arada hatırlatalım ki, mutsuz evlilikler
ve fiziksel rahatsızlıklar nevrozların en yaygın sonuçlarındandır;
bunlar çok özel bir biçimde suçluluk duygusunu tatmin ederler. Nevrotiklerin
hastalıklarına bu denli inatla tutunmalarının nedeni budur. Mantıksız
bir evlilik yaparak kendi kendilerini cezalandırır, uzun süren organik
bir hastalığı kaderin bir cezası olarak görür ve sonra da sıklıkla
nevrozlarından vazgeçerler.
Böyle bir durumda, analistin görevi bu vakitsiz edinilmiş
ve yer dolduran doyumlara hararetle karşı çıkmaktır. Ancak ihmal
edilmemesi gereken ve analizin dürtüsel gücünü tehlikeye düşürecek
ikinci tehlikeye karşı gerekli önlemleri almak analist için daha
kolay olacaktır. Hastanın her şeyden önce ikame bir doyum aradığı
yer tedavinin tam içinde, analistin kişiliğine yapılan aktarımda
gerçekleşir ve analizan kendisine zorunlu kılınan vazgeçmeyi bile
bu yolla gidermeye eğilim gösterebilir. Şüphesiz ki bu durumda,
olguya ve hastanın kişiliğine göre iyi bir uzlaşma sağlamak önemlidir
ancak abartıya da kaçmamak gerekir. Hastasına –belki de çok fazla
iyi yüreklilikle- bir insanın diğerinden bekleyebileceği her şeyi
veren analist, aslında psikanalitik yönelimli olmayan klinik çalışmalarımızda
yaptığımız ve suçluluk duyduğumuz benzer bir yanlışı gerçekleştirmektedir.
Bu klinik çalışmalarda hastaya kendisini iyi hissetsin ve varoluşun
zorluklarına karşı bir barınak bulabilsin diye yaşamı olabildiğince
yumuşak göstermeye eğilim gösteririz. Aslında bu kurumlardaki hekimler
bunu yaparken, hastayı yaşam karşısında güçlendirme ve onu gerçek
görevlerini yerine getirme konusunda daha becerikli kılma fırsatını
kaçırmış olurlar. Analizde tüm bu şımartma durumlarından kaçınmak
gerekir. Hasta, hekimle olan ilişkilerinde yeterli derecede gerçekleşmemiş
arzu barındırmalıdır. En fazla istediği ve analisti en fazla zorladığı
doyumları reddetmek gerekliliği vardır.
Analistin tedavi esnasında engellemeyi sürdürmesi
gerektiğini söylerken, hastayı analistten beklediği etkinlikten
alıkoyduğumu zannetmiyorum. Hatırlayacağınız gibi, analiz esnasındaki
başka bir etkinlik durumu, İsviçre ekolü ve bizim aramızda bir tartışma
konusu olmuştu. Bizden yardım isteyen ve kendini bizim ellerimize
bırakan hastayı kendi malımız gibi görmeyi kesin olarak reddetmiştik.
Biz ne onun yazgısını inşa ederiz, ne ona fikirlerimizi aşılarız,
ne de bir Yaratıcı kibriyle onu kendi imgemize göre şekillendirmeye
çalışırız. Bunu bugün hala reddetmekte ısrar ediyorum ve özellikle
bu durumda, başka durumlarda uygulamamamız gereken tıbbi ağırbaşlılığı
benimsemenin çok yerinde olacağını düşünüyorum. Tedavide bu tür
bir etkinliğe hiçbir ihtiyaç olmadığı zaten gözlemlenmiştir. Benimle
hiçbir din, eğitim, sosyal konum, genel bakış açısı ortaklığı bulunmayan
kişileri, onların kişiliğini değiştirmeden tedavi edebildim. Ancak
şu da doğrudur ki bu tartışmalar olduğu sırada, Ernest Jones’un
sözcülüğünü yaptığı itirazlarımız katı ve gereğinden fazla mutlak
bir nitelik taşımaktaydı. Karakteri çok zayıf, yaşama uyum sağlamakta
çok zorlanan kişileri de analize almaktan kaçınamayız ve bu kişilerle
çalışırken kendimizi eğitimsel etkiyle analitik etkiyi bir arada
kullanmak zorunda hissederiz. Bunun yanı sıra, hastaların büyük
bir çoğunluğu ile kendimizi eğitimci ve öğüt veren bir konumda tutmak
zorunda kalırız. Ancak bu her defasında çok büyük bir ihtiyatla
yapılmalı ve hastayı kendi imgemize göre şekillendirmeye çalışmamalıyız;
bunun yerine yapılması gereken hastayı kendi öz kişiliğini açığa
çıkarmaya ve onu mükemmelleştirmeye doğru teşvik etmektir.
Ülkesinin bize çok düşmanca bir tavır sergilediği
saygın Amerikalı arkadaşımız J. J. Putnam da onun fikirlerini paylaşmadığımız
için bizi affedecektir; ona göre, psikanaliz ahlaki bakımdan hastayı
yükselmeye mecbur edecek özel felsefik bir dünya görüşünün hizmetine
girmelidir. Benim düşünceme göre ise böyle bir durum, ulaşılması
hedeflenen yüce bir amaçla üstü örtülmüş bir zorbalıktan başka bir
şey değildir.
Tamamen başka türde bir etkinliği yerine getirmeye
de kendimizi zorunlu hissederiz, bunu zorunlu kılan ise tedavi ettiğimiz
çeşitli hastalık türlerinin tek ve aynı teknikle iyileştirilemeyeceğinin
günden güne daha fazla farkına varmamızdır. Yeni bir etkinlik çeşidinin
dikkate alınmasının ne kadar gerekli olduğunu şu iki örnek daha
iyi ortaya koyacaktır. Bizim tekniğimiz histeriyi tedavi etmek için
yaratıldı ve bu hastalığın tedavisinde etkinliğini sürdürmektedir.
Ancak, bazı durumlar, örneğin fobiler bizi bu sınırın ötesine geçmeye
zorlamıştır. Eğer fobik bir kişiyi iyileştirmek istiyorsak, tedavinin
onu fobisinden vazgeçirmesini beklemek neredeyse imkansızdır. Hasta
böyle bir durumda, ikna edici bir çözüm getirebilecek gerekli malzemeleri
analize asla getirmez. Dolayısıyla başka türlü ilerlemek gerekir.
Örneğin agarofobiyi (açık hava korkusu) ele alalım, bunun iki biçimi
vardır: biri hafif, diğeri şiddetli. Hafif derecede agarofobisi
olan kişiler, kendilerini sokakta yalnız bulur bulmaz endişeye kapılsalar
bile, en azından dışarı çıkmaktan vazgeçmemişlerdir. Daha şiddetli
durumda ise, kişi yanında eşlik eden biri olmadan sokağa çıkamaz.
Bu son durumda başarı sağlamak için sadece tek bir yol vardır: psikanaliz
yoluyla onları birinci grubun hastaları gibi davranma noktasına
getirmek; diğer bir deyişle, onları dışarı yalnız çıkmaya ve bu
girişim esnasındaki kaygıya karşı savaşmaya yöneltmek. Demek ki
işe fobiyi azaltmakla başlamak gerekir. Hasta, fobinin ortadan kalkmasını
mümkün kılacak çağrışımları ve anıları ancak bu sonuç elde edildikten
sonra düzenleyebilecektir.
Obsesif eylemlerin şiddetli olduğu olgularda ise, pasif bir bekleyiş
daha da sakıncalıdır. Aslında bu olgular genellikle tedavinin “belirtisel
olmayan” bir sürecine doğru eğilim gösterirler: hiç bitmeyecek olan
tedavinin uzatılması söz konusudur. Bu olguların analizleri hemen
her zaman, bir değişiklik getirmeden ve çok uzun zaman sürme tehlikesi
taşır. Öyle gözükmektedir ki böyle bir durumda kullanılacak en iyi
teknik, tedavinin kendisinin bir zorlantı (compulsion) haline gelmesi
ve daha sonra patolojik zorlantıyı yok etmek için bundan faydalanılmasıdır.
Bu arada, bu iki olguyu size anlatırken, aslında tedavimizde uyguladığımız
yeni yollardan birkaç basit örnek sunduğumu da anlamışsınızdır.
Bitirmeden önce, gelecekteki bir alanı incelemek
istiyorum; bunu birçoklarınız bir fantezi olarak değerlendirecektir
ancak benim düşünceme göre zihinlerimiz buna alışmalıdır. Bildiğiniz
gibi, bizim tedavi etkinliğimizin alanı çok geniş değildir. Biz
sadece bir avuç analistiz ve her birimiz durup dinlenmeden çalışsa
bile, bir yılda ancak çok kısıtlı sayıda hastaya ulaşabilmekteyiz.
Dünya üzerine yayılmış nevrotik felaketin büyüklüğü karşısında –ki
bu yok olabilirdi- bizim katkımız önemsenmeyebilir. Ayrıca, yaşam
koşulları bizi daha üst sosyal sınıfa mensup, hekimlerini kendi
isteklerine göre seçmeye alışmış kişilerle çalışmaya zorlamaktadır;
üstelik psikanalize yönelik önyargıları bu kişilerin bizden uzak
durmasına neden olabilir. Şimdilik, nevrozlarından dolayı acı çeken
birçok kişiye yardım edememe mecburiyetimiz vardır.
Şimdi farz edelim ki yeni bir örgüt sayesinde analist
sayısı öyle bir artıyor ki, bir yığın kişiyi tedavi edebiliyoruz…
Diğer taraftan, bir gün sosyal bilincin uyanacağı ve topluma yoksulların
da ruhsal yardım almakta -nasıl cerrahi yardım alabiliyorlarsa-
aynı haklara sahip olduğunu hatırlatacağı öngörülebilir. Toplum,
nevrozların toplum sağlığını tüberkülozdan daha az tehdit etmediğinin
de bir gün farkına varacaktır. Nevrotik hastalıklar bazı iyilikseverlerin
güçsüz çabalarına terk edilmemelidir. İşte o zaman, başında nitelikli
psikanalistlerin bulunduğu kurumlar ve klinikler kurulacak ve analizin
yardımıyla, kendini içkiye verecek erkeklere, engellemelerin yükü
altında ezilen kadınlara, sapıklık veya nevroz dışında bir seçimi
olmayan çocuklara yardım etmeye çaba gösterilecektir. Bu tedaviler
ücretsiz olacaktır. Devletin bu gerekliliklerin aciliyetini kabul
etmesi belki çok zaman alacaktır. Güncel şartlar bu yenilikleri
geciktirebilir ve bu türden ilk enstitüler özel girişimle olabilir
ancak bugün veya yarın bu ihtiyacın devlet tarafından tanınması
gerekecektir.
O zaman geldiğinde, tekniğimizi yeni şartlara uyarlamak
zorunda kalacağız. Psikolojik hipotezlerimizin doğruluğunun cahilleri
mutlak surette sarsacağından hiç şüphe etmiyorum, yine de kuramsal
öğretilerimize en basit ve en ulaşılabilir biçimi vermeliyiz. Muhtemelen,
yoksulların nevrozlarından vazgeçmeye zenginlerden daha az eğilimli
olduklarını göreceğiz çünkü onları bekleyen zor yaşam koşulları
hiç de cezbedici değildir ve hastalıkları onlara bir sosyal yardım
alma hakkı daha tanıyacaktır. Belki de müdahalemiz ancak, İmparator
Joseph gibi, ruhsal yardımı maddi yardımla birleştirdiğimizde yararlı
olacaktır. Tedavimizin yoğun uygulanış biçimi göz önüne alındığında,
analizin saf altınına belli bir miktar doğrudan telkin kurşununu
karıştırmamız gerektiğine inanmak için de çok neden vardır. Hatta
bazen savaştaki nevroz tedavilerinde olduğu gibi, hipnotik telkini
bile kullanmak zorunda kalacağız. Ancak bu popüler psikoterapinin
biçimi ve öğeleri ne olursa olsun, en önemli ve en etkin kısımlarını,
sonradan alınan tüm kararlardan bağımsız, katı psikanaliz kuralları
oluşturmaya devam edecektir.
1. Eylül 1918’de, Budapeşte’de, V. Psikanaliz
kongresinde yapılan konferans. Önce İnt. Zeitsch. F. Arztl. Psa.,
vol.V (1919) içinde, daha sonra Nevrozların kuramı üzerine kısa
yazılar, Ges. Werke, vol. XII, 5.seri içinde yayınlanmıştır.
2. Doğal olarak, 1914-1918 savaş yıllarında hiçbir Kongre yapılamamıştır.
3. Aslında buna tamamen benzer bir olay kimyasal analiz esnasında
gerçekleşir. Kimyacının yalıtmayı başardığı kitleler istenmeyen
sentezler oluşturur, bu durum maddenin içinde oluşan serbest kaynaşma
oyununa bağlı olarak meydana gelir.
<< Geri Dön
|