| |
Semptom ve Psikoz
Alain Vanier
Fransızca aslından çeviren: Neslihan Zabcı
Lacan, psikoz üzerindeki düşüncelerini psikozlar
üzerine olan seminerden başlayarak, 1958 tarihli makalesinde yeniden
ele almış ve Joyce üzerine olan çalışmalarına dek uzanan bir yolda
geliştirmiştir. Psikozun tedavisi perspektifinden yola çıkarken
semptom kavramı üzerinde özellikle durmuştur. Bu yolun başlıca aşamaları
hakkında kısa bir hatırlatma yaptıktan sonra, bir tedaviden kesitler
vererek bunu klinik yoldan sorgulamaya çalışacağım.
Lacan’a dek psikoz yetersizlik (déficite) ile ilintili
bir olgu olarak kabul ediliyordu. Bilindiği gibi, şizofreni Bleuler’e
kadar da “erken bunama” olarak adlandırılmıştır; daha sonrasında
psikanalitik yaklaşım ile birlikte, beden imgesi ve aynı düzendeki
bozukluklara (bir narsisizm yetersizliği söz konusu olduğundan)
bağlı bir olay olarak benimsenmiştir.
Elbette, psikozlarda gözlemlenebilen olaylar beden
imgesinin dağılması ile yakından ilintilidir ancak Lacan psikozu
buna indirgemez; çünkü aynı zamanda simgesel olaylar da oyunun içindedir.
Daha temel olarak, Lacan için psikoz, simgesel anlamda, oluşturulmuş
bir olaydır. Sanrının (délire) oluşturulmuş olduğu düşüncesi Freud’da
zaten mevcuttur. Ancak Lacan için, sadece sanrı değil, tüm olaylar
hatta varsanılar gibi en dağılmış, en eksik gibi görünenler bile
dil tarafından kurulur; psikozlar üzerine olan tüm seminerleri bu
kavrama dayanır ve psikozu incelemek için de dilbilimi kullanır.
Klasik olarak, düşüncenin her zaman istem ve kararlılıkla
belirlenir olduğu ve bir egemenlik fikrine gönderme yaptığı savı
geçerli olmuştur. Daha sonrasında ise Lacan bunun felsefesini yapacak
ve ‘kölenin bilgisinden yola çıkarak, Efendinin söylemine dönme’
söz konusu olacaktır. Ancak psikanaliz, düşüncenin öznesinin düşüncesini
bilmediğini varsayar. Buna göre Lacan, anlama alma ile anlama arasında
bir ayrım yapar. Seminer’de Lacan’ın analistlere anlamamayı tavsiye
etmesinin nedeni, anlamaya özel bir konum atfetmesinden ileri gelir.
Anlamın içinde alınırsak, “onun içine alınırız”. Ancak bu anlamın
içine alındığımızı biz bilmeyiz. Diğer yandan anlamın içine alınmazsak,
bunun bir anlamı yoktur. Anlama ise farklıdır, ancak anlamın içine
alınıldığında mümkün hale gelir. Anlamın içine nasıl alınılır? Lacan,
bunu üç yıl sonra “Giriş niteliğinde bir sorudan psikozun olası
tedavilerine” adlı makalesinde, baba metaforunun (eğretileme) formülünü
geliştirir ve yeniden ele alır. Bu Lacan’ın Freudcu Oedipus’u okuma
biçimidir:

Bu formül, eğretilemenin (metafor) diğer tüm biçimlerine olanak
tanıyacak olan temel eğretilemedir. Ana çatı bu formülde ele alınmıştır.
Nevrozlu kişi, metaforların çatısının yüzeyinde oluşabilecek bir
alan içinde yaşayan biridir. Ayna evresi nevrozluya dağınık öğelerin
sürekliliğini getirmiştir ve kendi beden imgesi kaçınılmaz olarak
bir ad tarafından taşınmaktadır. Ayna evresi adlandırıcı (nominateur)
bir üçüncünün varlığını gerektirir. Bu şöyle daha iyi anlaşılabilir:
Çocuk anneye doğru döner ve bir bakış, bir işaret yakalar: tam olarak
ne olduğunu bilmese de, öteki için bir şeyi temsil ediyordur. Arzusunu
ortaya koyan bu noktada, anne için bile gizlidir ve özne için yapılandırıcı
olacak olan da budur.
Özneye gösterilen (signifié) karanlık kalsa da, annenin
arzusu başka bir şeye yol açar: buradan hareketle baba metaforu
işin içine karışacaktır. Bu, annenin arzusunun içinde babanın ortaya
çıkışı veya oedipe’in ilk zamanlarındaki annenin fallus’ü olma arzusuna
bağlı olan gösterenin yerini, Yasa ve simgesel düzen gösterenlerinin
almasıdır. Eğer arzu anneden başka herhangi bir diğer nesneye yönelirse
o zaman durumunu koruyabilir. Buna karşılık, ilk bastırmada bir
başarısızlık varsa o zaman bu reddedilen simgesel, gerçekte yeniden
ortaya çıkacaktır. Özne, simgesel bir ilişkide Öteki’nin arzusu
ile karşı karşıya kaldığında, Öteki kurgusal oyunda dışarı atılacaktır.
Dolayısıyla Baba’nın Adı, önceden annenin yokluğu
tarafından simgeleştirilenin yerine gelir. İlk gösterenin yani anneye
olan arzunun yerine geçer. Kökensel (ilk) bastırma böylelikle Öteki’ne
bedenle yani doyum (jouissance) ile bağlanmış bir göstereni konu
alır. Fallus ayırma işini yerine getirir; diğer dürtüsel temsilcilerin
bastırılması bununla bağıntılıdır. Bu işlemin etkisi, kastrasyona
bağlı olarak, fallik anlamı ortaya çıkarır.
Şu halde, her söylenenin cinsel bir anlamı vardır;
freudyen buluş, çocuk cinselliğinin Freud tarafından keşfi buna
denk gelir. Yukarıdaki formülde, baba metaforu etkisini gösterdiği
zaman, fallus gösterilenin yerine gelir. Bu konuşulduğu andan itibaren,
bunun artık fallik bir anlamı vardır, her iki cinsiyet için de yalnızca
tek bir simge vardır. Söylenen her şeyi söylemenin fallik bir anlamı
vardır, bu da konuşmanın her iki cinsiyet için de bir şekilde babaya
bağlandığı anlamına gelir. Hiç kuşkusuz bu, anneden geçen bir şeyi
ve annenin o adamla yaşadığı doyumu adlandırabilmesini gerektirir.
Anne arzusuyla çocuğun kafasını karıştırır. Arzu işte burada Öteki’nin
arzusudur. Aynı zamanda, baba metaforu etkisini gösterir göstermez,
Baba’nın Adı’nın Lacan tarafından simgesel parantezin dışına yazıldığı
fark edilmektedir. Simgesel parantezin dışındaki bu Baba’nın Adı,
bu Ötekinin içinde olmayan gösteren, Totem ve Tabu’da Freud’un babayı
yerleştirdiği biçime denk gelir. Bu baba tarihin içinde değildir,
ama tarih öncesindedir. İlk özdeşim – babayı içe alma (incorporation)
veya babanın içine alınma - hem ilktir hem de özdeşimler serisinin
dışındadır. Lacan yahudi geleneğinde, Tanrının adında bunu bulur;
bu ad telaffuz edilemez, bu adın telaffuzu kayıptır, hem simgeselin
bir öğesi, hem onun dışındadır, onu bütünüyle tutan ve sınırı güvence
altına alandır.
Eğer baba metaforu etkisini göstermediyse, Lacan’ın
deyimiyle Babanın Adı’nın “düşmesi” (forclusion) söz konusudur.
Bu durumda, büyük Öteki fallik anlamdan muaf bir şekilde serbest
kalacaktır. Sanrı içindeki öznenin, dünyasına yeniden fallik bir
anlam verebilmesi için olağanüstü bir çaba harcaması gerekecektir.
Psikotik kişinin oluşturduğu şey yoluyla aradığı da budur.
Bununla birlikte, bu sanrının kaçınılmaz olarak bütüncül (total)
olduğu da doğru değildir. Öteki ile, çevre ve analist ile ilişkiler
yine de mümkündür. Bu ilişkiler imgesel bir ilişkinin sürdürülmesi
ile bağdaşabilir. Küçük öteki ile herhangi bir ilişkiyi sürdürme
imkanı mevcuttur. Bu öteki ile ilişkide, ki belki bu öteki kendini
kaptırdığı aşkın ötekisidir, özne “tutulmuş” kalır (bu durumlarda
erotomani’nin sıklığı bilinen bir gerçektir).
Psikozun başlaması için bazı koşulların varlığı gerekir.
Lacan’ın formülü şöyledir: “ Psikozun başlaması için, Baba’nın Adı’nın
düşmesi, yani Öteki’nin yerine asla gelmemesi, özneye simgsel bir
zıtlıkta çağrılmış olması gerekir. Öznenin ötekiyle ilişkisinde
simgesel bir konumu işgal ettiği bir an gibi bazı özel durumlar
(babalık, cinsel ilişki vb..) bir psikozun başlangıcını tetikleyebilir.
Öznenin normal olarak fallik anlam düzleminde bir destek bulması
gereken yerde, bir boşluk yanıt verir ona.
Bu düşme kuramı ile birlikte, psikozun tedavi olanakları
sınırlı gibi görünmektedir. Öncelikle psikoz yorumlanamaz zira psikanaliz
için yorum, Oedipe’i, baba metaforunun ortaya konmasını gerektirir.
Analist bir bakıma baba adına konuşur. Eğer baba yoksa, yorum yapmak
gereksizdir. Eğer analist yorum yaparsa, psikotiğin de yorum yapma
olasılığı fazladır. Ayrıca o bir yorumla da yetinmez. Yorum darbeleri
ile psikotiğe bir Oedipus imal edilemez, çünkü Oedipus yorumun bir
koşuludur.
***
Lacan psikozda a nesnesinin ayrılmadığını, yani
kastrasyona uğramadığını ileri sürer. Dolayısıyla sınır yoktur ve
fallik anlam, doyumu düzene koymaz, kısıtlamaz ve sınırlamaz. Psikotik
özne arzusunu Öteki’nin arzusuna iliştiremez ve eklemleyemez çünkü
öteki için yalnızca bir doyum nesnesi olmuştur. Schreber kendisini
dünyanın nesnesi, tanrının nesnesi yaptığı zaman söz konusu olan
bu durumdur; anlamı bağlayan, gösteren bizzat kendisidir. Her şey
ondan geçer. Eğer fallik anlam yoksa, o zaman her şey onun içindir,
psikozda göndermeli düşüncelerde (referans düşünceleri) ortaya çıkan
budur.
Daha sonraları Lacan, semptomun durumunu tekrar sorgulayacak
ve Joyce’un eseri ve yaşamını ele alarak, eksilen babalık işlevinin
yerini doldurma olanaklarını ortaya çıkaracaktır. Joyce’un psikotik
olup olmadığı meselesinin ve ondaki düşme durumunun üzerinde durmayacağım.
Burada semptom sorunu merkez alınmıştır. Semptom, öznenin ‘Öteki
için ne olduğunu bilme’ sorusuna verdiği yanıttır; bu, Öteki’nin
arzusu bulmacasının yerine gelen bir uzlaşmadır. Histerik için “erkek
mi, yoksa bir kadın mıyım?”, obsesif için “ölü mü yoksa canlı mıyım?”gibi.
Nevrozda tüm bu sorular, eksiklik üzerine olduğu farz edilen bir
bilgi etrafında sıralanırlar: Öznedeki eksiklik (manque) ve Öteki’ndeki
eksiklik. Öznenin tarafındaki eksik parça, bir anlam, bir metafor
biçiminde semptomun içinde yer alır: “Böyleyim çünkü Öteki bunu
istiyor”. Ancak psikozda söz konusu olan eksiklik değil düşmedir;
gösteren zincir Baba’nın Adı tarafından düzenlenmez.
Lacan, Joyce üzerinde, üç öğeden oluşan bir düğümlemenin yani gerçeklik,
simgesel ve imgeselden oluşan üç halkanın çatısını kurduğu zaman
değil, bütünü birbirine bağlayan dördüncü bir halkayı tasarladığı
zaman durmuştur. Bu dördüncü halka düzlemleri ayırt etmek ve onları
adlandırmak için gereklidir; nevrozda Baba’nın Adı olabilecek bu
halka, bir ürün, bir üretim olarak semptomun da halkası olabilir.
Lacan’a göre Joyce, egosu, megalomanisi yoluyla kendine bir baba
adı yapar ve Joyce için gerçeklik düzeyi yazı düzeni üzerinden işlemektedir.
Lacan’ın Joyce’un son eseri olan Finnegan’ın İzinde’ye gösterdiği
ilgi bundan dolayıdır. Bu eser nükteli söz biçiminde oluşturulmuştur
ancak kimseye seslenmez; Freud’un bahsettiği söylenen Kişi’yi ortaya
koymaz, güldürmeyen bir nükteli sözdür. Son eseri derken, aynı zamanda
bir yaşamın eseridir çünkü Joyce’un bu eseri yazmaya yıllarını verdiği
ve eserinin ona yaşamı boyunca eşlik ettiği bilinmektedir; aynı
zamanda Joyce’un onun yayınlanması konusunda tamamen kayıtsız kalışı,
bu eserin kimseye seslenmediğinin ve bir yaşamın eseri olduğunun
göstergesidir. İşte bundan dolayıdır ki, buradaki nükteli sözün
bastırmayı kaldırma işlevi gördüğü söylenebilir. Lacan bunu, Joyce’un
özdeşleşebileceği bir semptomun oluşturulması olarak yorumlar.
Joyce düşme’den, kendine bir ad, bir baba adı yaparak
kurtulur ve bir biçimde sanat yani sanatı ve yazısı fallüs’ün yerine
geçmiş olur. Fallüs’ün nevrozda söz ve beden arasında bir birleşme
noktası işlevi gördüğü biçimdir bu. Bedenle ilişkisi bakımından
benliğin dağılımı, kuruluşu ve aynı zamanda şişmesi bundan ileri
gelir.
Bunlar, size sunmak istediğim klinik bir olguya giriş
niteliğindeki bazı ana noktalar ve hatırlatmalardı. Bu olgunun,
özellikle bu meseleler bağlamında, oldukça ilgimizi çekebileceğini
düşünüyorum.
******
Kırk yaşlarında olan Bay R. adındaki hasta, bana
bir meslektaşım tarafından yönlendirilmişti; hastanın karısı meslektaşımın
analizanıydı. Bu hastanın en önemli özelliği, sanrılı halüsinasyonlarından
dolayı, rızası olmadan defalarca hastaneye yatırılmış olmasıydı.
Bu sanrılı an aşağı yukarı hep birbirine benzer senaryolarda gelişiyordu:
Bay R. ilişkide olduğu bir kadına dayak atıyor, aşırı bir şiddet
uygulayarak dövüyordu; örneğin birinin burnunu, bir diğerinin de
kolunu kırmıştı. Sonra da kendisini başıboş dolaşırken, sanrılar
ve hallüsinasyonlar içinde sokakta buluyor, kadın erkek kime rastlarsa
şiddet uyguluyor ve polis tarafından yakalanarak hastaneye kaldırılıyordu.
Şunu belirtmek gerekir ki, fiziksel görünüşü yaptığı işe göre biçilmiş
kaftandı yani çok iri yarıydı ve Amerikalıların deyişiyle tough
guy bir yürüyüşü vardı. Kaba hatlı ve genişçe yüzlü, sert görünümlü
biriydi. Klasik olarak nitelendirilebilecek bir analistle bir analiz
deneyimi yaşamış ancak bu kötü bir şekilde sonuçlanmıştı. Analist
sanrılara kapılmasının sonucunda analiz uygulamalarını durdurmuş
ve Bay R. yi bir anlamda yüzüstü bırakmıştı. Bu meselede asıl ilginç
olan, tuhaf bir biçimde işe yarayan ve bu olgunun size bahsetmek
istediğim çelişkili noktalarından birini oluşturan unsur, bu ilk
tedavinin gerçekten az rastlanır gelişiminden kaynaklanıyordu: Analist,
Bay R.yi en klasik anlamda analitik yorumlara boğmuştu, yani cinsel,
fallik ve oedipal anlamları hastasına enjekte etmişti. Bu, Bay R.’de
yatıştırıcı bir etki yapsa da aynı zamanda annesine karşı persekütif
bir sanrı geliştirmesine neden olmuştu. Buna daha sonra yeniden
geleceğim.
Anamnez ve hikaye üzerinde fazla durmaksızın, çocukluğu
ile ilgili bazı bilgileri vermek istiyorum. Bay R. hali vakti yerinde
bir sosyal çevreden geliyordu. Bana anlattıklarının içinde baba
neredeyse hiç yoktu. Annesi ile ilişkisini, yeniden inşa ettiği
bir ilişkiyi hatırlıyordu: Başlarda annesine her zaman yapışık bir
çocuktu, anneyi daha çok soğuk, onu yasaklara ve sınırlara boğan
ve aynı zamanda onu daimi olarak kendisine saklamak isteyen biri
olarak tanımlıyordu. Bay R. dört beş yaşlarındayken, küçük kız kardeşinin
doğumu ile birlikte bu ilişki tamamen değişti. Küçük kız kardeş
onun hem oyun arkadaşı, hem de yedek annesi olmuştu (çok sevdiği
bu kız kardeş sonradan gerçek bir eksik erkek çocuk olacaktı: uçak
pilotu oldu, savaş sanatları ile ilgilendi ve bugün de bir lezbiyen).
Bay R. çocukken, bahçede dolaşan böceklere bakarak günlerini geçirdiğini
hatırlıyor, “yerdeki bir delikten çıkan veya bir deliğe giren karıncaları
seyredebilmek için saatlerce aynı yerde kalabilirdim” diyordu. Zaten
sonradan düzgün bir fen bilimleri eğitimi yapacaktı. Sonra, ilk
cinsel ilişkiler devreye girince işler kötüye gitmeye başladı. Kadınlarla
olan çeşitli ilişkilerinde, kendisinin söylediğine göre, cinselliği
yaşama ile ilgili her şey iyi geçiyor ancak bu ilişkiler hep aynı
bir biçimde son buluyordu: Genellikle, doyum veren olarak tanımladığı
–bundan ne kastettiğini birazdan açıklayacağım- bir cinsel ilişkinin
ardından, biraz önce bahsettiğim, zengin ve sanrılı olarak tanımladığı
bir an geliyordu.
Onun için doyumu sağlayan bir cinsel ilişki, erkek
ve kadının yani onun ve cinsel ilişkide bulunduğu kişinin aynı anda
orgazma ulaşmasıydı. Kadın orgazmının erkek orgazmı ile tamamen
uyumlu, simetrik olduğu görüşüne sahipti. Kültürlü biriydi: okuyordu
vs. ancak kadın orgazmının erkek orgazmı ile aynı düzende ve tamamen
uyum içinde olduğu düşüncesini geliştirmişti: Ona göre bir kadın,
Bay R. ile aynı anda, Bay R’nin hissettiğini hissediyordu, eğer
Bay R. doyuma ulaşmışsa, böylece kadın da doyuma ulaşmış demekti.
Hastaneye yatmalarının biri sırasında, hastanedeki
genç ve bakire bir kadınla ilişki kurmuş ve aralarında bir aşk bağı
oluşmuştu. Bu aşk ilişkisi de diğerleri gibi gelişecekti, yani Bay
R. yine kızı dövecek, hatta burnunu kıracaktı. Ancak bu kız, diğerlerinin
aksine, bunu kabul etmiş, onun deyişiyle bunu “kabullenmişti”. Daha
sonraları ise, bu karmaşık ilişkinin ikinci yılının sonlarında,
kendisinin çok travmatik olarak tanımladığı bir olay gelişti: Kız
ona şimdiye kadar orgazm taklidi yaptığını, aslında cinsel ilişki
sırasında kesinlikle hiçbir şey hissetmediğini ve numara yaptığını
itiraf etmişti. Bu itirafı, kızın başladığı analiz ile bağlantılıydı
çünkü psikiyatrik hastaneden çıktıktan sonra bir tedaviye başlamıştı.
Bay R. bu itirafın ona çok kaygı veren bir soruyu da beraberinde
getirdiğini söylüyordu: Bu kız nasıl doyacaktı? (Ne istiyorsun?).
Şöyle diyordu: “Yamyamlık bu. Eğer ona verebildiğim bu şeyi istemiyorsa
benden ne istiyor? Ve hiçbir şey, bu bile, onun bu ilişkiyi sonlandırmasına
neden olmuyorsa, o zaman neler oluyor?”
İlk analiz deneyimi Bay R.’de, hikayesini yeniden
oluşturma şeklinde etkisini gösteriyordu. Tamamen klasik bir analitik
eğitime sahipti yani hikayesini –sanrısını oluşturuyor da denebilir-
oedipal terimlerle yeniden oluşturuyordu: annesi, babası vs. Bu
ilk tedavisi, annesine karşı persekütif bir sanrı geliştirmesine
neden olmuştu; zaten gerçek hayatta da onunla ilişkileri aşırı derecede
karmaşık ve çok zor bir hal almıştı, artık birbirlerini göremiyorlardı.
Bay R. annesini göremiyordu çünkü eğer görürse kendisinin veya onun
çok fazla tehlikede olduğunu hissediyordu. Onu tehlikeye sokmak
veya onun kendisini tehlikeye sokması düşüncesi ile birlikte, bu
ilişkide endişe verici bazı şeylerin geçebilecek olması onu görmesine
engel oluyordu. Zamanını geçmişini araştırmakla, babasının ve annesinin
ilişkilerini incelemekle, annesi için ne ifade ettiğini sorgulamakla
ve bunun gibi konularla ilgilenerek geçirmeye başlamıştı. Tüm bu
anlattıkları, anı kesitleriyle, bazı şeylerin söze dökülüvermesiyle
veya çağrışımlarla kesinlikle desteklenmiyordu; söylediklerinin
tamamen entellektüalize edilmiş ve rasyonelleştirilmiş bir yapısı
vardı. Bu yapı yeterli derecede tutarlıydı ve analizde, bazı başka
özel noktalar olmasa, ona neredeyse nevrotik bir tutum verecekti.
Her şeye rağmen, kendisinden zevk almadığını itiraf
eden bu kadınla ilişkisinin sonrasında, onunla iki çocuk yapmakla
kalmadı, onunla evlendi. İlk çocuğun doğumu onda çok keskin bir
etki yarattı ve Bay R. altı ay hastanede yattı, bu son hastane deneyimiydi.
Bana gelince, onu iki yıl sonra tekrar görmeye başladım ve ikinci
çocuğu benim onu gördüğüm dönemde, tedavi sırasında doğdu. Şikayeti
–ki aslında bu çok önemliydi- karısı ile ilişkisi ve onun analizi
üzerinde odaklanıyordu. Karısı analizini bitirmiş ancak halen tedavisinin
başlangıcında olduğu gibi cinsel açıdan soğuktu ve bundan şikayetçi
değildi. Analisti, ki haklı olduğunu düşünüyorum, bazı şeyleri zorlamanın
gereksiz olduğunu çünkü bu cinsel soğukluk ile yaşayabilmesinin
yanı sıra, belki de bu soğukluğun onun yaşamasına olanak tanıdığını
düşünmüştü. Bay R. içinse bu korkunç bir ıstıraptı, analizin başarısızlığının
kanıtıydı. Ancak analizin tüm güçlülüğüne kesin olarak ikna olmuş
biri olduğundan başarısız olan analiz olamazdı, demek ki karısının
analistinin kötü niyeti söz konusuydu. O kendisinin çektiği acıyı
anlamıyordu, ilerlemeyi ve bir kadın ile bir erkek arasındaki normal
yaşamın gerekliliklerini yani ortak orgazmda ifade bulan mükemmel
uyumu reddediyordu.
Karısının soğukluğunu öğrendiğinden beri cinsellik
konusunda bir yıkım söz konusuydu: onunla çok nadir ilişkiye girebiliyor
ve erken boşalıyordu. Yani bir anlamda bu ilişkideki imkansızlık
ile karşılaştığında, işte o da iktidarsız hale gelmişti. İktidarsızlığı
havale eden, imkansızlığı da tersine çeviren bir anlatım biçimiydi
bu. Cinsel ilişki çok nadirdi ancak bununla birlikte iki çocuk yapmak
için yeterince sıktı. Çok az birlikte oluyorlardı ama anlamadığı
ve ona aşırı derecede kaygı veren şey karısının şikayet etmesiydi,
yani aslında karısı ondan daha fazla cinsel ilişkide bulunmalarını
talep ediyordu; yüzüstü bırakılmaktan şikayetçiydi dahası, artık
kendine bakmaz olmuş, kendini bırakmıştı ve Bay R.’nin deyişiyle
erotik değildi. Artık Bay R. onunla uygun şekilde cinsel ilişkiye
giremiyordu.
Benimle olan tüm görüşmeleri, yıllarca bu mesele
etrafında döndü. Sürekli olarak karısının orgazm olamayışından,
soğukluğundan, kadınların doyuma ulaşması hakkında hiçbir şey anlamadığından
şikayet ediyordu. Nasıl olur da karısı cinsel anlamda soğuk biri
olup, orgazm olamazken aynı zamanda onunla cinsel ilişki kurmak
isteyebilirdi? Ne istiyordu? (sorular şiddet yüklüydü...)
Beraber yaşıyorlardı, evliydiler, iki çocuk yetiştiriyorlardı.
Her ikisi de özürlü kişilere yapılan para yardımı ile geçimlerini
sağlıyorlardı ancak Bay R.’nin bir işi vardı, bu geçici ama yüksek
kademede bir işti ve düzenli olarak gidiyordu.
İstediği bu olmadığına göre, benden ne istiyordu?
Talep ettiği neydi? Bu sorular, o ilk arzu bulmacasını, ötekinin
arzusu bulmacasını temsil ediyordu. Yakın zamanda, kuşkusuz tedavinin
etkisiyle, bir olay oldu. Bir gün, karısıyla genellikle olduğundan
çok daha sert bir biçimde kavga etmişler ve Bay R. ona el kaldırmış,
sonra da dövmüştü. Bu çok uzun zamandır yapmadığı bir şeydi. Sonrasında
da cinsel ilişkiye girmişler ve Bay R. tam bir doyum hissetmişti
yani her şey iyi geçmiş, erken boşalmamış ve karısının zevk aldığı
izlenimini edinmişti. Bu olay onu özellikle etkiledi ve onu ele
geçiren bu şiddet duygusu ile duyduğu haz arasındaki bağı kendisi
kurabildi.
*
Lacan’ın Joyce konusunu işlediği, semptom üzerine
olan semineri psikozların kesin tedavisi ile ilgili kıymetli bilgiler
içerir. 1958 makalesinin girişi veya uzantılarının bu yılların öğretisinde
bulunduğunu belirtmek gerekir. Nevrozlu, Oedip sayesinde bir gerçeklik
noktası, bir gerçeklik ucu oluşturmuştur; bu da konuşan ve araya
giren Baba’nın Adı’dır; Oedip bir anlamda nevrozlunun sanrısıdır.
Psikotik öznenin ise bir gerçeklik noktası olmadığından, bir şey
oluşturma zorunluluğu olacaktır. Bütün bir dünyayı yeniden oluşturmak
cinsiyet farklılığına anlam verir. Aslında amaç bir gerçeklik kurabilmek
için bir gösteren, bir bulmaca noktası, bir sınır noktası oluşturmaktır:
Bir gerçeklik noktasından hareketle bir şey oluşturmak. Bu tedaviyi
benzersiz kılan özellik, Bay R’nin açıkça kadınsal doyuma, Öteki’nin
doyumuna, kadın bulmacasına bağlı olarak bir şey oluşturmasıdır.
Bu şey, onun kör noktası ve sorularının ana konusudur. Tüm seanslar,
tekrarlayan sorular ile birlikte, bunun etrafında döner. Şüphesiz,
hiçbir işleme çalışmasının (élaboration) söz konusu olmadığı da
söylenemez. Sınırda da olsa ona -sanrılarını sona erdirme olanağını
tanıyacak- yorumu durduranın ne olduğunu söyleyebildim ve o da bunu
duyabildi: bu kör nokta, bu doyumların arasındaki simetrisizlik,
bu kör nokta ile karşılaşma, bu gerçekliğin ucuydu bunu engelleyen.
Bunu anlamasının nedeni ona bunu açıklamış olmamdan değil biraz
önce bahsettiğim olaydan, dehşet verici, ölümcül doyumdan, kendisi
için bir şey oluşturan o son deneyim esnasındaki dönüşten ileri
geliyordu. Benimle persekütif nitelikte bir başlangıcı olmuşu: Kadınların
nasıl ve ne ile doyuma ulaştığını, kadın doyumunun sırrını bildiğimden
emindi. Ona göre, bunu ona söylemek istemememin nedeni ya tedaviyi
uzatmak ve onun parasını almak ya da bu bilgimin onun üzerinde üstünlük
kurmamı sağlamasından ötürü duyduğum zevk vs yüzündendi. Bir keresinde,
benim de tıpkı herkes gibi bu konu hakkında hiçbir şey bilmediğimin
farkına varabildi ve şöyle bir yorum yaptı: “ve bununla yaşayabiliyorsunuz!”.
Demek ki derinde, oralarda bir yerde, kendini bir proto-oedip, bir
protez oedip gibi sunan bir şey var: bir başkası ile ilişkide, arzu
bilmecesinin taşıyıcısı olan Öteki’nin gerçekliğinden hareketle,
bir öteki-benliği (alter-ego) yeniden oluşturmak; başka bir deyişle,
gerçeklik ucu gibi bir şey oluşturmak. İşte bulmacanın, kendisi,
özne ve Öteki’nin doyumu meselesi arasında bir nevi mesafe oluşturduğu
yer burasıdır. Hiç kuşkusuz, burada söz konusu olan nevrotik bir
semptom değildir – her ne kadar bu semptom nevrozda gerçekten o
işlevi görse de. Başka bir deyişle, bu birincil doyumu sınırlayan,
ekran işlevi gören ve bu doyumu, bir bulmaca gibi oluşturulacak
şeye doğru, yönlendirmeye olanak tanıyan bir şeyi inşa etmektir
söz konusu olan. Öznenin ona artık kendisini hemen, kendiliğinden
sunmadığı bir şeye doğru...
<< Geri
Dön
|